Son zamanlarda kunatum mekaniği
çerçevesinde bazı zihin süreçleri analiz edilmekte. Bu analizlere dayanılarak
söyleniyor ki, insan duygularını düşünsel olarak kontrol edebilmektedir.
Hipotolamusun salgıladığı hormonların duygu oluşumundaki etkisinden hareketle,
insanın zihin süreçleri sayesinde bu hormon salgısını kontrol edebileceğinden
bahsediliyor. Hatta pek çok insanda bu hormon salgısının bağımlılık düzeyinde
olmasından dolayı, insanların hep aynı duyguları yaşamasından bahsediliyor. Bu
tür insanlar hep hipotalamusa aynı hormonları salgılatıyorlar deniliyor. Olumlu
olumsuz düşünsel ve duygusal yaklaşımlarında çoğunlukla bu konuyla ilgili
olduğuna atıf yapılıyor. Bu yüzden de insan inandığı ve hayal ettiğini yaşar
şeklinde açıklamalarla karşılaşıyoruz. Sizin bu konuya bakış açınız nedir?
Aslında bizim alanımız yani kongitif
nörobilimi oluşturan disiplinler şimdilerde heyecanlar nörolojisi, emosyon
nörolojisi adı verilen durumlara, ya da daha önce metafiziğin konusu olan
alanlara el atmaya başladılar ama daha çok genciz bu alanda. Söylediğiniz şey
doğulu felsefenin meditasyon aracılığıyla hedeflediği şey ile
bağlantılandırılabilir. Meditasyon esnasında da beyinde neler olup bitiyor
şeklinde çalışmalar da yapılıyor. Bu sorduğunuz konu henüz çok alıştığımız ve
günlük pratiğimize çok soktuğumuz bir konu değil. Ama besbelli ki gerçekten de
bizim düşünsel hayatımızın ve zihin süreçlerimizin çok azı bilinçli süreçler.
Bu nedenle kendi kendimize iradi olarak karar verdiğimizi düşündüğümüz
eylemlerimizin büyük bir bölümü, belki de hepsi aslında çok daha önceden kısmen
otonom sinir sistemimizle, kısmen hormonal dengemizle belirlenmiş oluyor. Çünkü
benzer durumlarla daha sonra karşılaşma sırasındaki kaçma ya da yaklaşma
davranışlarının oluşturduğu bir takım deyim yerindeyse otonom hafızamız var.
Hiçbir zaman bilinçli farkındalığa çıkmayan bir zihin süreci bu. Yeni bir
durumla karşılaşıldığında insan beyni eskiye göre benzerliğinin
karşılaştırmasını yapıyor ve bir takım alarm bayrakları kaldırıyor. Bu en
basitinden tehlikeden kaçmak, ya da haz veren uyarıya yaklaşmak şeklinde
oluyor. Daha sonra bir bilinçli farkındalıkla sanki ben şimdi şunu yapmak
istiyorum şeklinde, sanki kendimiz karar vermiş gibi bir şeyi söylediğimiz zaman,
aslında çoktan beynimiz onu devreye sokmuş oluyor. Yani aslında felsefenin
konusu olan iradi insan eylemi, şimdilerde bizim alanımızda da epeyce çalışılır
hale geldi. Aslında bu iradi eylem anlamında tümüyle özerk bir 'ben'in eyleme
karar vermesinin nörobiyolojik gerçeklerle pek de uyuşmadığı yönünde oluyor bu
bulgular daha çok. Nitekim bir takım beyin hasarlarından sonra oluşan kişilik
değişikliklerinde de yine bu hipotezleri test etmek ve desteklemek mümkün
oluyor. İradi kararımızla otonom çalışan sistemlerimizi kontrol altına alırız.
Meditasyon da aşağı yukarı böyle düşünüyor. Oysa ki sanki bulgular tam tersine
zaten bilinçli farkındalık beynin çalışmasının çok küçük bir bölümü, bir
tezahürü sadece. Aslında eylemlerimiz bu bilinçli kararımızdan bağımsız bir
şekilde harekete geçiriliyor.
Özellikle Amerika başta olmak üzere
Kuantum kavramında ileri çalışmalar gerçekleştiren ülkelerin bilim adamlarını
şunu söylüyor. Biz beynin her yerin inceliyoruz korteks tabakasında, limbik
sistemde her yerde sadece maddi bir oluşumla ve elektriksel uyarılarla
karşılaşıyoruz. Oysaki insanın bu irade olayını sağlayan, karar verdiren ve
yaşamı gözleyen madde ötesi bir boyutu olmalı diyorlar. Bu konuyla ilgili de
insanın rıhsal boyutuna ve bu boyutun beyni kullanma ve yönetme özelliğine
dikkat çekiyorlar. Bu bakış açısı çerçevesinde biraz önce söylediğiniz insanın
iradi eylemlerine önceden karar veren ve bunu beyine ileten insanın ruhsal
boyutu olabilir mi?
Zaten beynin bu ikili anlayışı geçmişte
Descartes'e kadar dayanıyor. Beyinle zihni bir birinden ayıran bir kartezyen
dualite söz konusu. Bu ayrımın üzerinde ikisi de aynı şeyle uğraştıkları halde
koskoca psikiyatri ve nöroloji okulları kuruluyor. Böyle olmasa gerek herhalde.
Ama tabi bu bir bakış meselesi. Bir teorik paradigma meselesi. Henüz bu
kartezyen dualiteyi aşacak bir yeni teorik avadanlık yok elimizde. Dolayısıyla,
bilinçlilikle ilgili, duygulanımla ilgili bir takım fenomenler söz konusu
olduğu zaman, olsa olsa bu ruha aittir şeklinde bir atıf yapmak kolaycılık
oluyor elbette.
Bugün beyin üzerinde yapılan bilimsel
araştırmalar göstermektedir ki, insan beyni için hayalinde canlandırdığı ile
gerçekte yaşadığı arasında bir fark yoktur. Çünkü her iki durumda da beyinde
aynı bölgelerde elektriksel uyarılar oluşmaktadır şeklinde son zamanda yapılan
bilimsel araştırmalara dayalı sonuçlar var. Hatta bu sonuçtan hareketler bir
insanın gözü ile gördüğünde beyninde elektriksel uyarılan bölgeler gözleniyor.
Aynı uyarıları kişi gözü kapalıyken de gerçekleştirdiğinizde, o kişinin gözü
kapalı olmasına karşın yine aynı görüntüyü görmüş olması durumundan
bahsediliyor. O halde gerçeğin beyin dilindeki karşılığı gözle görülen, kulakla
duyulan ve elle hissedilenden ziyade, beyinde belli bölgelerde oluşturulacak
elektriksel uyarılarla anlam buluyor.
Tam da böyle. Rüyada da aktive olan
yerler, hayal sırasında aktive olan yerler ve 5 duyu ile deneyimleme esnasında
uyarılan yerler aynı.
Bu noktadan hareketle başarıyı
deneyimlemek isteyen bir kişinin, bu başarıyı beyninde yaşamasının 5 duyu ile
deneyimlemesini kolaylaştıracak bir motivasyon etkisi yaratmasından
bahsedebilir miyiz??
Fena bir bakış açısı gibi görünmüyor.
Elbette.
Sn. Saffet Murat Tura ile kuntum
yaklaşımı çerçevesinde beynin çalışma şeklini konuşurken kendisi bu olaya şu
şekilde açıklama getirmişti. 'Normalde enformasyon akışı beyinde ağırlıklı
olarak arkadan öne doğru gerçekleşirken rüya gördüğümüzde akış önden arkaya
doğru olur. Dolayısıyla imajinasyon sırasında yaşadığımız duyumlara, algılara
benzeyen durumlar, beyinde belli algı bölgelerin uyarılmasıyla ortaya çıkar.
Sorunuz bize Matrix filmini çok hatırlatıyor. Mühim olan beynin uyarılması diye
bir mesaj vardır Matrix filminde. Ben bu fikre kesinlikle çok katılan bir
insanım.' Dr. Saffet Murat Tura
Peki 5 duyu ile algılanan görüntünün
beyindeki parlaklığı ile hayalde kurgulanın parlaklığı arasında bir fark var.
Bu ışık ve renk farkı ama zihin süreçlerini geliştiren bir kişi aynı netliğe
hayalinde de ulaşabiliyor. Sizce bu netlik farkı neden olabilir?
Gerçek algı sırasında özellikle bizimde
ait olduğumuz primat evrimi, giderek dalga boyunda analiz yapma yeteneği olan
nöronları da yerleştiriyor görsel sisteme. Dolayısıyla biz kedigillerden çok
daha canlı ama çok daha parlak mı emin değilim, ama çok daha renkli bir görsel
dünyaya sahibiz. Dolayısıyla rüya ve hayal sırasında da aynı renklilik sürüyor.
Gerçek algı sırasında retina üzerine düşen dış dünyaya ait imgeler primer
görsel kortekse geliyor. Dolayısıyla aşağıdan yukarı bir kontrol söz konusu.
Hayal ve rüya sırasında da Saffetin dediği gibi bu kez retinal algı kapalı ama
daha üst düzey kortikal bölgelerden yukarıdan aşağıya bir kontrol söz konusu.
Bu durum rüyanın ve hayalin daha az parlak olmasını sağlar mı? Emin değilim
doğrusu. Parlaklık hem dalga boyu analizi ile ilintili olmalı, hem de kontrast
farklılıklarıyla. İki farklı görsel nöron var beynimizde. Bir tanesi çok eski
tarihli bütün kemirgenlerle paylaştığımız çok hızlı çalışan bir tür. Kontrast
farklılıklarını ve hareketi onlar sayesinde algılayabiliyoruz. Buna karşılık
evrimde yeni gelişen ve kedigillerde olmayan bir görsel nöron var ki, dalga
boyu analizini o yapabiliyor. Bu sayede de biz renkli bir dünya görebiliyoruz.
Kedilerin gri ve tonlarında bir dış dünyaları var. Çünkü kedi düzeyinde bütün
doğal hayat, avcıdan kaçmak ve avı kovalamak şeklinde yaşantılandığından , çok
iyi bir mekan taraması yapacak ve hızlı hareketli nesneleri derhal ayırt edecek
bir sisteme ihtiyaçları var. Oysaki primatlarda durum böyle değil. Evrim
arttıkça daha çok sosyal düzenler kurarak adapte olan bir türden bahsediyoruz.
Dolayısıyla da avcıdan kaçmak ve avı kovalamaktan çok, bir yüzü tanımak ve
statik bir nesnenin ne olduğuna ilişkin adını söyleyebilmek çok önemli hale
geliyor. Muhtemelen onun için yeni bir görsel nöron tipi gelişiyor. Onun için
renkli görmek manalı. Statik bir nesneyi zeminde ayırt edip, adını
söyleyebilmek için renkli görmek manalı oluyor.
O halde insan zamanla hayal yeteneğini ve
beyin gücü kontrolünü geliştirmeyi başarabilirse, hayali daha farklı
deneyimlemeyi destekleyecek bir nöron tipi evrimle oluşabilir belki de.
Evet tabii. Topu topuna 30.000 yaşında
oldukça genç bir türüz. Primat ailesinin geçmişi 000.000 büyüklüte.
Kemirgenlere bakarsanız 000.000.000 büyüklüklere yaklaşan yaşlar söz konusu.
Dolayısıyla biz daha çok genç bir türüz. Elbette ki evrim devam ediyor.
Gezegenimizin sonu gelmezse bundan 100-150 bin yıl sonra daha farklı
yetenekleri olan insan türleri çıkabilir. Süpermen Kripton gezegeninde primer
korteksinde x ışınlarını analiz eden bir nöron sistemine sahip olmalı ki solid
objelerin arkasını da görebiliyor. Biz mükemmel bir görsel sisteme sahibiz ama
Kripton gezegenindekiler kadar değil.
Karakter özelliği dediğimiz özelliklerin
oluşumunda ve bu özelliklere göre davranışlarımızın belirlenmesinde beynin
özellikle belirli bölgelerinin önemli rol oynadığından bahsedebilir miyiz?
Özellikle Amigdala'nın burada önemli bir yeri olduğu görüşü var. Karakter
konusunda beynin tamamının organizasyonuna bağlı bir çalışmadan mı
bahsediyoruz, yoksa belirli bölgeler öncelikli ya da belirleyici bir etkiye
sahiptir diyebilir miyiz?
Eşitler arasında daha eşit olan bölgeler
var mutlaka. Orkestrada bir maestro görevi gibi faaliyetlerin yönetimini
üstlenen öncelikli beyin bölgesi alnımızın arkasındaki bölge. Yani prefrontal
korteks bölgesi. Bu bölüm çok açık bir biçimde evrimde beynin giderek büyüyen
bir parçasıdır. Kedilerde bütün beynin %5'i prefrontal korteks iken, bu primat
evrimi boyunca yükselip Homo sapiense yani insana geldiğimizde %33'ünü kapsadığını
görmekteyiz. Bunun bir nedeni olmalı tabiî ki. Sosyal organizasyon
karmaşıklaştıkça, bireyin emsalsiz olması gerekir. Diğerlerinden ayırt
edilebilir bir kişiliğin oluşması lazım. Çok muhtemeldir ki prefrontal korteks
bunun organıdır. Amigdalaya gelirsek, bu çok eski bir yapı. Kemirgen beyninde
de olan bir yapı. Bir kemirgenin amigdalası ile insanın amigdalası mutlaka ki
aynı değildir. Kemirgen beyninin tamamı neredeyse amigdaladan ibaret ve bütün
emosyonlarını korkma, kaçma, yaklaşma ve çiftleşme davranışlarını tek başına
kontrol etmektedir. Halbuki evrim boyunca primat basamaklarını aştıkça amigdala
aşağıda kalıp, onun üstünde beyin kabuğunda temsil edilen bir takım kontrol
sistemleri konuluyor. Amigdala heyecanların bir deposu değil, heyecanların, duygu
ve dürtülerin uygun hedefe yönlendirilmesi görevini yürüten karmaşık bir ağ
sisteminin bir bileşenidir. Amigdalayı emosyon nöral ağına giriş kapılarından
biri diye düşünmek lazım.
Kuantum mekaniğinde insanın paralel
evrenlerin var olmasından dolayı, seçimleri ile kendi evrenini yaratmasından
bahsediliyor. İnsan beyin özelliği ile gözü çevresindeki her şeyi algılamasına
rağmen, benzersiz zihin süreci şifrelerine göre görmek istediğini görüyor ve
ona odaklanıyor. Gördüğümüz her şey beynimizde yaratılan bir elektriksel uyarı
aslında. Her şey atomlardan oluşuyor. O halde beklide görmek atomların sahip
oldukları enerji düzeyinin beyindeki yansıması olabilir. Kırmızı renk insan
beyninin bir tanımlaması. Burada nesneyi kırmızı görmemizi sağlayan foton
ışınlarının o nesne üzerindeki etkileşiminin bir sonucu. Yani aslında her şey
bir zihin şifresi ve bu şifrenin kullanıldığı dil ile ilişkili. Bu dilde enerji
boyutu ile yakından ilgili gibi duruyor. Beklide bilinç düzeyini geliştiren bir
kişi hayalinde ve 5 duyu ile deneyimleme esnasında farklı görüntüleri ön plana
çıkartmayı başarabilir. Bu paralel evrenlerden var olandan seçim yapmaya çok
yakın bir bakış açısı gibi durabilir. Bu konuya bakış açınız nedir?
Bir takım rezervlerle katılırım elbette.
Konuşmanızın sonuna doğru söylediğiniz şeyler beynin tam da çalışma
prensipleri. Aslında beynimizin işlevlerinin büyük bir bölümü demin de dediğim
gibi bilinçli farkındalığımızın dışında gidiyor. Psikanalizin bilinç dışı ile
karışmasın ama tabiri caiz ise bilinçdışı bunlar. Ancak bilinçli farkındalığa
çıkan küçük bir bölümü var. Bir çeşit sanki projektör makinesı var beynimizin
içinde de, projektörün o belirli anda aydınlattığı bölge farkındalığa ulaşıyor.
Baktığınız bir resmin farkına varmanız için, görsel sisteminizin önce mekanın
farkında olması lazım. Resim o mekan içindeki bir ayrıntıdır. Eğer mekanda
resim dikkatinizi çekiyorsa oraya odaklanıyorsunuz. Başlangıçta çalışan, o
mekansal analizi yapan kısım demin söylediğim görsel sistemin evrimsel olarak
daha eski bölgesidir. O ayrıntıya takılıp o ayrıntının özelliklerini incelemeye
başladığınızda ne olduğunu söylediğinizde evrimdeki daha yeni bölge çalışmaya
başlıyor. Üstelik bir de dil yeteneği ile donanmış olduğundan insan beyni
bunları bir takım semboller aracılığı ile daha sonra hatırlanmak üzere saklıyor
ki böylelikle diğer türlerin hiçbirinde olmayan bir özel avantaj sağlamış
oluyor. Böylelikle her birimiz birbirimizden apayrı, emsalsiz tek tek bireyler
oluyoruz. Dolayısıyla tabiri caiz bu emsalsizlik bir bireysel evren gibi
algılanabilir bu çok eski bir felsefi perspektif olan klasik idealist anlayışa
doğru gidiyor: emsalsiz olan ben yoksam evren de yoktur. Evren ''ben'in
varlığıyla mümkündür. Bu idealist bakışa çok da yakın hissedemiyorum kendimi.
Bizim algılamamızın dışında durağan bir
evrenin olduğunu düşünüyorsunuz herhalde?
Kuşkusuz. Sırf sembolik bir düşünce ile
donanmış olduğumuzdan, şempanze hiç ilgilenmiyor kaç tane paralel evren olduğu
ile. Yaşantısının emsalsizliğine, kendisini ben olarak adlandırmaya, eylemlerinden
bireysel olarak sorumlu olduğunu düşünmeye vs. Oysaki %99 bir homoloji
taşıyoruz şempanze ile. Şempanzenin beyninin % 20'si prefrontal kortekstir. Bu
hiç de azımsanmayacak bir büyüklüktür. Ama ne zamandır ki bir nesneyi fizik
varlığı yokken sembolize etme yeteneği var, işte o zaman bir takım illa ki
karşılaşılan sıradanlıklara, ya da ard arda gelen rastlantılara bir teori
uydurmak ve o teorinin aracılığı ile bakmak gibi bir derdi oluyor insanın. Her
yeniliği kurcalamak gibi bir derdi oluyor.
Sn.Prof.Dr. Barış Korkmaz ile zeka ve
beyin konulu bir paylaşımımda kendisi, son bilimsel tespitlere göre her insanın
beyninde 28 milyar nöron var olduğunun tespit edildiğinden bahsetmişlerdi. Her
insanın beynindeki sinaps ağı da parmak izi gibi benzersiz. Dolayısıyla her
insan benzersiz düşünsel ve duygusal yaşama sahipken, aslında çevresel etkiler
bilinçli bir şekilde düzenlenir ve insanlar daha çocukluk çağından itibaren
zihin süreçlerine uygun obje, olay ve uğraşlarla eşleştirildiğinde,
keşfedilmeye çalışıldığında her insan potansiyel bir dahidir diyebilir miyiz,
dediğimde de bunu sıcak karşılamış ve hatta anne, baba olmanın bilinci ile bu
bakış açısını eşleştirmişti. Siz bu tespite katılırmısınız?
Tabi. Kuşkusuz. Muhtemelen bu alnımızın
arkasındaki beyin parçası en karmaşık bir sosyal düzeni içselleştirelim diye
var. Yoksa şempanzeler de pekala gayet iyi topluluklar halinde duruyorlar.
Kendisini diğerinin yerine koyabilmek empati yeteneği bunun temel bileşeni.
Tabi ki ideal bir dünya ve dış uyaranlarla etkileşim, elbette ki defalarca
gösterildiği gibi bir yandan emsalsiz o kişiye özgü, bir yandan da daha zengin
sinaptik bir düzenek ortaya çıkartıyor. Nitekim Barış bunu çocuklarda gelişim
sürecinde görüyor. Zengin ve yoksul ortamın nöro-gelişim üzerindeki etkilerini.
Benim de başlıca rutinim Alzheimer hastaları. Ben de dolayısıyla gelişim değil
çöküş sırasında görüyorum. Defalarca gösterilen şey şudur ki eğitim Alzheimer
hastalığında başlıca risk faktörüdür. Yani bir yaşlının eğitimi ne kadar
düşükse Alzheimer hastalığına yakalanma riski o oranda artmış olmaktadır. Nasıl
açıklanabilir bu? Muhtemelen eğitimin sağladığı sinaptik zenginlikle Alzheimer
hastalığı gibi zihnin nöral alt yapılarını giderek paramparça eden bir şeyde
oldukça kalın bir rezerv bırakıyor ki bunama şiddetinde bir zihinsel bozukluğu
eğitimli bir kişide çok daha geç dönemde görüyoruz. Eğitim yoksulunda bu rezerv
olmadığı için çok daha kolay ortaya çıkıyor.
Hafıza dediğimiz olay beynimizdeki sinaps
bağlantıları ile yakından ilgilidir diyebilir miyiz. Kalıcı bağlantılar
bilginin kaydolmasında ve geri çağrılmasında önemlidir ve sinaps
bağlantılarının kalıcılığı birbirileri ile entegreli olmasına ve zihin süreci
şifresine uygun alanlarda etkileşlimesine bağlıdır tanımlamasına bakış açınız
nedir?
Hafıza dediğimiz şey aslında insan
beyninde üniform bir şey değil. Dolayısıyla bilgisayarın hafızasına benzemiyor.
Birçok farklı paralel hafıza biçimleri var. Ama en popüler olarak bilinen zaman
ve mekan bütünlüğü içinde yaşantıdıladığımız anı parçalarımızı aktarıp daha
sonra hatırladığımız bilinçli otobiyografik hafıza var. Bu hafıza biçimlerinden
bir tanesi. Bu sistem dejenere olmaya başladığında bir Alzheimer hastası
unutmaya başlıyor. Ama Alzheimer hastası bisiklete binmeyi öğrendi ise onu
unutmuyor. Bu da prosedürel hafıza adını verdiğimiz farklı bir hafıza türü.
Motor yeteneklerin hafızası dediğimiz şey. İşte en yakın dönemde
öğrendiklerimizi kaydedebilmek için yani sinaptik değişiklikler yaparaktan
kaydedebilmek için hippokampus denilen beyin parçasına ihtiyacımız var. Ama bir
anı parçası amigdala tarafından da yeterince bir emosyonel yük ile yüklenmişse,
kayıt öyle sağlam oluyor ki neokorteksin bir yerinde artık hipokampusun onu
desteklemesi gerekmiyor. Buna uzak bellek diyoruz. Yakın belleğimiz hippokampusumuzun
da devreye girdiği bir biçimde çalışıyor. Yok eğer amigdala yeterince bir
emosyonel değer yüklemiyorsa, beynind e bir iktisat etmesi lazım. Her şeyi
öğrenip her şeyi hatırlamak, karşı karşıya olduğumuz uyaran bombardımanında
mümkün değil. Dolayısıyla sinaptik yapımıza bireysel motivasyonumuz için
gerekecek kadarını tutmalıyız gerekmeyeni de atmalıyız. İşte amigdala ve
hippokampusun böyle bir partnerliği var. Örneğin, size ilkokul öğretmeninizin
adını sorsam, eminim ki söyleyeceksiniz. O sırada da size bir fonksyonel MR
taraması yapsam hippokampusunuz aktive olmayacak. Bu çoktan hippokampusunuzdan
bağımsızlaşmış otobiyografik bir bilgi sizin için. Bakın Türkiye'nin başkenti
Ankara'dır da bilinçli bir bellek ama otobiyografik değil. Su 100 derecede
kaynar. Ama size Hondurasın başkenti nesridir diye sorsam bilemeyebilirsiniz.
Honduras'ın başkenti Tegucigalpa'dır. Türkiye'nin başkenti Ankara'dır derken
bunu ne zaman öğrendiğinizi bile hatırlamıyorsunuz değil mi? Çocukluğunuzun bir
döneminde. Yani hangi koşullarda öğrendiğinizi hatırlamıyorsunuz. Bu cevabı
düşünürken de fonksiyonel MR'da hippokampusunu yine aktive değil. Fakat
semantik bellek denilen farklı bir bellek sistemine ait nöral ağ aktive.
Hondurasın başkentinin Tegucigalpa olduğunu öğrenmek için hippokampusunuz şu
anda devrede, bu bilgiye ileride ihtiyacınız olacak ve kullanacaksınız,
kullandıkça hippokampus devreden çıkacak ve bilgi semnatik belleğin bir malı
olacak, yok kullanmayacaksanız (ne işinize yarayabilir ki Honduras'ın başkenti
bilgisi) o zaman beyin iktisadı kurallarına uygun biçimde basitçe
unutacaksınız.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder