6 Şubat 2013 Çarşamba

Fizikte Bunalım,Karanlık Madde-Karanlık Enerji


19. yüzyılın sonuna doğru bazı fizik bilginleri, fizik biliminin yakında biteceğini, keşfedecek bir şey kalmayacağını söylemişlerdi. Ama daha bu kehanetlerin mürekkebi kurumadan, öyle olaylar gözlemlenmeye başlanmıştı ki, fiziğin sonuna gelmesi ne kelime, var olan fiziğin temelleri bile sarsılmıştı. Bu gözlemlenen olaylarla Fizik, bir bunalım dönemine girdi. Önce eski teorik yapı bazı reformlarla, payandalarla ayakta tutulmaya çalışıldı, ama sonunda İzafiyet ve Kuantum teorileriyle bir devrim gerçekleşti. Ve bu yeni teorilere dayanan fizik, yuvarlak hesap yirminci yüzyıl boyunca, mikro ve makro kozmostaki olayları açıklamak için mükemmel bir teorik temel sağladı. Ama şimdi, yirmi birinci yüzyılın başında, tıpkı yirminci yüzyılın başında olduğu gibi, fizik tekrar bir bunalıma girmiş bulunuyor. Bu yazıda kısaca bu bunalımı açıklamayı deneyelim.

19. yüzyıl sonu ve yirminci yüzyılın başındaki bunalıma yol açan gözlemler, eğer aşırı bir basitleştirme yapılırsa, Işık ile ilgiliydi.

Newton fiziğine göre ışık, doğru boyunca yayılıyordu ve parçacıklardan oluştuğu düşünülüyordu. Ama daha sonra ışığın dalga özellikleri gösterdiği de gözlemlendi. Bu ortaya bir çok soru çıkarıyordu. Eğer dalga ise, bu parçacık anlayışıyla nasıl bir arada bulunabilirdi? Eğer ışık dalga ise, evrendeki boşlukta nasıl yol alıyordu? Bunun için içinde yol alacağı bir “ortam”, bir “şey” gerekirdi. Bunun için, sistemi kurtarmak üzere “Esir” ya da “Eter” denen bir “şey”in var olduğu düşünülerek bu soruna bir çözüm arandı.

Ama ışık ikinci bir azizlik daha yaptı. O zamana kadar, Newton fiziğinin mantığına göre, hareket halindeki maddeye bir güç uygulanırsa, sürtünme de yoksa, onun hızı sonsuza doğru artmalıydı. Yani hızın bir sınırı olmaması gerekiyordu. Ama deneyler, ışık söz konusu olduğunda, durumun bu kabule hiç de uymadığını gösteriyordu. Işık, kaynağının hızı ne olursa olsun, ister bize yaklaşsın, ister bizden uzaklaşsın, hep aynı hızla gidiyordu boşlukta. Önce ölçümler mi yanlış diye bakıldı. Sonra böyle olmadığı kesinlik kazanınca, var olan fiziğin temelleri sarsılmaya başladı.

İşte ışığın bu iki azizliği, yine biraz basitleştirilmiş bir ifadeyle, yirminci yüzyıl fiziğine damgasını vuran ve Fizikte bir devrim anlamına gelen iki büyük teorik sistemin kurulmasıyla aşıldı.

Aşırı bir basitleştirmeyle denebilir ki, Kuantum Teorisi ile, ışığın ve diğer parçacıkların garip, örneğin hem dalga hem parçacık olma gibi davranışlarını anlama ve hesaplamanın yolu açıldı.İzafiyet teorisi ile de, ışığın hızının yol açtığı sorun çözüldü. Newton fiziğinde Hız değişken, Kütle ve Zaman sabit iken, bu sefer, hız değişmez sabit olarak alınıyor (Işık hızı), ama bu sefer Kütle ve Zaman değişiyordu. Örneğin kütle artıyor saatler yavaşlayabiliyordu. Aslında çözüm çok sadeydi. Sabit ve değişkenlerin yeri değiştirilmiş, her şey başka bir ışık altında görülmüştü. Sağ duyuya aykırı gelse de, büyük hızlar ve uzaklıklarda deneyler bu yeni teoriyi doğruluyordu.

Kuantum ve İzafiyet teorileri her ne kadar ortak bir kavram sistemi içinde birleşmiş değilseler de, esas olarak, yine yuvarlak olarak söylersek, Kuantum, atom altı alemde; İzafiyet Astronomik alemde, harika bir tutarlılıkla olguları açıklamayı mümkün kıldılar. Ve birkaç yıl öncesine kadar gelindi.

Hatta son yıllarda, bu iki alanı ve teorik inşayı bir tek teoride birleştirecek, “Evren Formülü” ya da “Birleşik Alanlar Kuramı” denen alanda büyük ve umut verici atılımlar yapıldı. Atom çekirdeğindeki Zayıf ve Kuvvetli kuvvetlerin birliği gösterildi. Geriye elektromanyetik kuvvetin ve çekim kuvvetinin de bu çekirdek kuvvetleriyle birliğinin gösterilmesi kalıyordu. Ayrıca matematik modeller kullanarak on veya daha çok boyutlu ipliksilerden oluşan bir evren modeliyle dört temel kuvveti bir tek teoride birleştirme yönünde umut verici teorik ilerlemeler kaydedilmişti. Hasılı, yine fiziğin “sonuna” gelinmiş gibi görünüyordu.

Tam bu sırada, 19. yüzyılın sonunda, var olan fiziğe, ışığın yaptığı azizliği bu sefer yirminci yüzyılın sonunda çekim gücü yapıyor ve bütün teorik sistemi tehdit eden yeni gözlemler yapılıyordu.

Bu gözlemlere bağlı olarak, nasıl on dokuzuncu yüzyılın sonunda, hiçbir şekilde varlığı kanıtlanamayan ama dalganın boşlukta gidemeyeceği var sayımıyla bir “Esir” denen şeyin varlığını kabul ederek sorun çözülmeye çalışılmışsa, bu sefer de benzer şekilde “Karanlık Madde” ve “Karanlık Enerji” denen şeyler ile sorun çözülmeye çalışılmaktadır.

Şimdi, önce bu Karanlık Madde ve Karanlık Enerji'nin var sayılmasına yol açan gözlemleri anlatalım. Önce Karanlık Maddeden başlayalım:

Gezegenlerin yörüngelerini ve hareketlerini tanımlayan “Rotasyon eğrisi” vardır. Bunun esası Kepler yasasıdır. Bu yasa en kabaca şöyle ifade edilebilir. Bir gezegenin Güneş'e olan uzaklığı arttıkça hızı azalır. Yani örneğin güneşe yakın olan Merkür, çok uzak olan Neptün'den çok daha hızlı döner. Dış seferdeki gezegenler, daha yavaş dönerler.

Fizik yasaları her yerde aynıdır. Yani bu yasa sadece Güneş sistemi için değil, bütün başka sistemler, hatta galaksiler için de geçerli olmalıdır.

Dolayısıyla galaksilerin spiral kollarında da aynı yasaya uygun olarak, dışa doğru gittikçe, merkez etrafındaki dönüş hızının yavaşladığı düşünülüyordu. Ne var ki, gözlemler sonunda galaksilerin kenarlarının hareketinin hiç de bu beklentiye uygun olmadığı görüldü. Rotasyon eğrisi uzaklıkla azalmıyor, sabit kalıyordu. Yani galaksinin merkezinden madde de daha içte olanlarla aynı hızla hareket ediyorlardı. Uzaklık arttıkça hızın azalması görülmüyordu. Öyle hızlıydılar ki, normal olarak, merkezkaç kuvvetinin etkisiyle galaksinin çekim alanından fırlayıp gitmeleri gerekiyordu. Ne var ki, hiç biri bu davranışı da göstermiyordu.

O zaman, onları orada tutan bir çekim gücü olmalıydı. Galaksinin bütün görünür maddesi toplandığında ise, fırlamayı engellemek için gerekli olan kütlenin sadece yüzde onunun var olduğu görülüyordu. Yani galaksilerdeki kara delikler, pulsarlar, beyaz ve kahverengi cüceler, yıldızlar, gezegenler, tozlar, gazlar, hasılı bilinen her şey toplandığında ortaya çıkan değer, gerekli olan kütlenin ancak yüzde onu kadar çıkıyordu. Peki bu galaksilerin dağılmasını engelleyen çekim gücü nereden geliyordu? Bu kendi varlığını sadece çekim gücüyle göstermekte olan, elektromanyetik ışımalarla hiçbir iletişim içinde bulunmayan şeye “Karanlık Madde” denildi.

Kaldı ki “Karanlık Madde” varsayımını gerektiren gözlemler sadece galaksilerin dönüşünde görülmüyordu, başka gözlemler de bu var sayımı zorunlu kılıyordu.

Einstein'den beri, çekim gücünün etkisiyle uzayın veya ışığın yolunun eğrildiği önce ön görülmüş sonra da kanıtlanmıştı. Tabii burada hemen şöyle bir olanak ortaya çıkar, madem ki büyük kütleler, daha arkadaki bir cisimden gelen ışığı eğmektedir, galaksiler veya galaksi yığınlarının çekim gücü, tıpkı bir mercek gibi kullanılabilir ve çok daha uzaklardaki galaksiler gözlemlenebilir.

Bir mercekte ışığın ne kadar eğildiğinden, örneğin gözlük caminde numarasından hareketle, gözlenen cismin gerçek yeri hesaplanabilir. Ya da tersinden bu gerçek yer biliniyorsa, göründüğü yer de biliniyorsa, gözlük camının kaç numara olduğu da hesaplanabilir. Burada çok açık bağıntılar vardır. Aynı şekilde, galaksi veya galaksi yığını bir ışığı eğiyor ve mercek etkisi yaratıyorsa, biz arkadaki cismin gerçek yeri ve göründüğü yer hakkında bir bilgiye sahipsek, gözlüğün numarasına karşılık düşen ne kadar büyük bir çekim gücü dolayısıyla kütlenin bu etkiyi yaptığını hesaplayabiliriz.

Bu mercek etkileri incelendiğinde de şu görülüyordu, o çapta bir ışık eğilim veya kırılması için, galaksilerin görünebilir kitlesi yetmemektedir. Var olan kütle gerekli olanın yüzde onu kadardır. Bu çekimi ve ışığın eğrilmesini yaratan bir çekim gücü gereklidir. Böylece Karanlık Madde, birbirinden bağımsız başka fenomen ve gözlemleri (Hız nedeniyle fırlamama ve mercek etkisinin gücü) açıklayabilmek için biricik kabul edilebilir var sayım olarak ortaya çıkmaktadır.

Var olan teorik sistem, ancak “Karanlık Madde” ya da “Hayalet Madde” denen, varlığı hakkında hiçbir şey bilmediğimiz bir madde türünün varlığını kabul ederek ayakta tutulabilmektedir.

Ve daha da ilginci, hesaplara göre, görünebilir madde, (ya da Baryonlardan oluşan madde de denebilir; Kara delikler gibi “görünmez” olanlar da bu görünebilire dahildir) evrende var olması gereken maddenin ancak yüzde onunu meydana getirmektedir. Gerisi, yani yüzde doksanı, “Karanlık Madde”dir. Bu karanlık madde olmadığı takdirde, galaksiler, yıldızlar, dolayısıyla gezegenler ve bizlerin var olması mümkün değildir.

Böylece fizik öyle bir noktaya gelmiştir ki artık bize şunu demektedir: “bütün bu galaksiler, yıldızlar, kara delikler vs., yani gözlemlediğiniz evren, gerçekte evrende olması gereken maddenin yüzde onudur. Bu evren yüzde doksan, ne olduğunu bilmediğiniz, hakkında hiçbir fikrimiz olamayan “Karanlık Madde”den oluşmaktadır.”

Bu aslında tam anlamıyla bir aczin ve iflasın ilanından başka bir şey değildir. Varlığımızı borçlu olduğumuz şeyin ne olduğunu bilmiyoruz demektedir.

Bu kadar olsa yine de iyi, daha kötüsü geliyordu. bir süre sonra, başka gözlemler de yapılmaya başlandı.

Einstein'in teorisine göre, evrenin genişlemesinin giderek yavaşlaması gerekir. Ne var ki, gözlemler, evrenin giderek artan bir ivmeyle genişlediğini; galaksilerin giderek artan bir hızla uzaklaştıklarını göstermektedir.İlk önceleri yine gözlemlerde ya da hesaplarda yanlışlar yapıldığı düşünüldü ve bu giderek artan bir hızla genişleme kuşku ile karşılandı. Ama bugün artık, evrimin giderek artan bir hızla genişlediği, bütün astrofizikçiler için kabul edilmiş bulunuyor.

Zaten 2003 yılında, Science (Bilim) dergisinin yılın en büyük buluşu seçtiği şey, bunun artık kanıtlanmış oluşudur.Evrenin çocukluk döneminin (400.000 yılki hali, evren 13,7 milyar yaşında), arka plan ışımasıyla çıkarılan çok hassas resimleri, evrenin artan bir hızla genişlediğini kanıtlıyor.İşte bu genişlemeyi yaratan bir güç olması gerekiyor. Ama bu gücün de, ne olduğu hakkında, en küçük bir fikrimiz yok. İşte, tıpkı Karanlık Madde gibi, hakkında en küçük bir fikrimiz olmayan bu güce de “Karanlık Enerji” deniyor.Ama hesaplamalara göre, Karanlık Enerji, evrenin yüzde yetmiş üçünü oluşturuyor.

Yani aşağı yukarı karanlık maddeden de üç misli fazla. Yüzde yirmi üçünü de Karanlık madde oluşturuyor. Geriye kalan yüzde dört de bildiğimiz bütün maddeden oluşuyor.

Yani fiziğin dediği şu oluyor: “yüzde doksan altısının ne olduğu hakkında hiçbir şey bilmediğimiz bir evrende yaşıyoruz.”

Bu fiziğin iflasının utangaç bir şekilde ilanından başka bir şey değildir.Burada fiziğin karşısında iki yol görünüyor.Bir olasılık, bu karanlık madde ve enerjinin bir şekilde mahiyetinin kavranması olabilir.

Örneğin, diyelim ki, nötronların kütlesi varsa, bu, en azından karanlık madde için bir açıklama sunabilir.

Ama diğer bir olasılık da, fizikçilerin tıpkı bir zamanlar var olan teorik sistemi kurtarmak için “Esir” ya da “Eter”i var saymaları gibi; (o da doğrudan gözlemlenemeyen, ışık dalgalarının boşlukta gidemeyeceğinden çıkarılan bir varsayımdı) “Karanlık Madde” ve “Karanlık Enerji”yi var sayma durumunda oluşlarıdır. Belki yapılması gereken, “Esir” benzeri “Karanlık Madde ve Enerji”nin aranması değil, bu varsayımlara ihtiyaç bırakmayacak yeni bir teorik sistemin aranması olmalıdır. Tıpkı bir zamanlar Einstein'in her şeyi bambaşka bir ışık altında görmesi gibi, her şeyi bambaşka bir ışık altında görmektir gereken.

Kanımızca, “Karanlık Madde” ve “Karanlık Enerji” kavramları, var olan teorik sistemin yıkılışını engellemeye yönelik payandalardan; reform çabalarından başka bir şey değildir. Kanımızca sorun, Karanlık Madde ve Enerji'nin araştırılmasında değil; o kavramları gereksiz kılacak yeni bir teori ve bakış açısındadır. Astronomlar ve fizikçiler kafalarını, Karanlık Enerji veya Karanlık Madde'nin ne olabileceğine yormaktan ziyade, başka bir bakış açısı ve teorik sisteme yorsalar, çok daha iyi ederler. En azından fizik biliminin tarihinin dersleri, bunun daha büyük bir olasılık olduğunu ima ediyor. Bu imayı ciddiye almak gerekir, en azından boşlamamalı.Ama Kantum ve İzafiyet teorileri öyle mükemmel bir sistem sunuyorlar ki, yeni sistemin kesinlikle onları içermesi gerekiyor. Tıpkı, Einstein'in teorisinin, Newton fiziğini özel bir hal olarak içermesi gibi.


Zihin Süreçlerinin Kuantum Boyutu


Son zamanlarda kunatum mekaniği çerçevesinde bazı zihin süreçleri analiz edilmekte. Bu analizlere dayanılarak söyleniyor ki, insan duygularını düşünsel olarak kontrol edebilmektedir. Hipotolamusun salgıladığı hormonların duygu oluşumundaki etkisinden hareketle, insanın zihin süreçleri sayesinde bu hormon salgısını kontrol edebileceğinden bahsediliyor. Hatta pek çok insanda bu hormon salgısının bağımlılık düzeyinde olmasından dolayı, insanların hep aynı duyguları yaşamasından bahsediliyor. Bu tür insanlar hep hipotalamusa aynı hormonları salgılatıyorlar deniliyor. Olumlu olumsuz düşünsel ve duygusal yaklaşımlarında çoğunlukla bu konuyla ilgili olduğuna atıf yapılıyor. Bu yüzden de insan inandığı ve hayal ettiğini yaşar şeklinde açıklamalarla karşılaşıyoruz. Sizin bu konuya bakış açınız nedir?

Aslında bizim alanımız yani kongitif nörobilimi oluşturan disiplinler şimdilerde heyecanlar nörolojisi, emosyon nörolojisi adı verilen durumlara, ya da daha önce metafiziğin konusu olan alanlara el atmaya başladılar ama daha çok genciz bu alanda. Söylediğiniz şey doğulu felsefenin meditasyon aracılığıyla hedeflediği şey ile bağlantılandırılabilir. Meditasyon esnasında da beyinde neler olup bitiyor şeklinde çalışmalar da yapılıyor. Bu sorduğunuz konu henüz çok alıştığımız ve günlük pratiğimize çok soktuğumuz bir konu değil. Ama besbelli ki gerçekten de bizim düşünsel hayatımızın ve zihin süreçlerimizin çok azı bilinçli süreçler. Bu nedenle kendi kendimize iradi olarak karar verdiğimizi düşündüğümüz eylemlerimizin büyük bir bölümü, belki de hepsi aslında çok daha önceden kısmen otonom sinir sistemimizle, kısmen hormonal dengemizle belirlenmiş oluyor. Çünkü benzer durumlarla daha sonra karşılaşma sırasındaki kaçma ya da yaklaşma davranışlarının oluşturduğu bir takım deyim yerindeyse otonom hafızamız var. Hiçbir zaman bilinçli farkındalığa çıkmayan bir zihin süreci bu. Yeni bir durumla karşılaşıldığında insan beyni eskiye göre benzerliğinin karşılaştırmasını yapıyor ve bir takım alarm bayrakları kaldırıyor. Bu en basitinden tehlikeden kaçmak, ya da haz veren uyarıya yaklaşmak şeklinde oluyor. Daha sonra bir bilinçli farkındalıkla sanki ben şimdi şunu yapmak istiyorum şeklinde, sanki kendimiz karar vermiş gibi bir şeyi söylediğimiz zaman, aslında çoktan beynimiz onu devreye sokmuş oluyor. Yani aslında felsefenin konusu olan iradi insan eylemi, şimdilerde bizim alanımızda da epeyce çalışılır hale geldi. Aslında bu iradi eylem anlamında tümüyle özerk bir 'ben'in eyleme karar vermesinin nörobiyolojik gerçeklerle pek de uyuşmadığı yönünde oluyor bu bulgular daha çok. Nitekim bir takım beyin hasarlarından sonra oluşan kişilik değişikliklerinde de yine bu hipotezleri test etmek ve desteklemek mümkün oluyor. İradi kararımızla otonom çalışan sistemlerimizi kontrol altına alırız. Meditasyon da aşağı yukarı böyle düşünüyor. Oysa ki sanki bulgular tam tersine zaten bilinçli farkındalık beynin çalışmasının çok küçük bir bölümü, bir tezahürü sadece. Aslında eylemlerimiz bu bilinçli kararımızdan bağımsız bir şekilde harekete geçiriliyor.

Özellikle Amerika başta olmak üzere Kuantum kavramında ileri çalışmalar gerçekleştiren ülkelerin bilim adamlarını şunu söylüyor. Biz beynin her yerin inceliyoruz korteks tabakasında, limbik sistemde her yerde sadece maddi bir oluşumla ve elektriksel uyarılarla karşılaşıyoruz. Oysaki insanın bu irade olayını sağlayan, karar verdiren ve yaşamı gözleyen madde ötesi bir boyutu olmalı diyorlar. Bu konuyla ilgili de insanın rıhsal boyutuna ve bu boyutun beyni kullanma ve yönetme özelliğine dikkat çekiyorlar. Bu bakış açısı çerçevesinde biraz önce söylediğiniz insanın iradi eylemlerine önceden karar veren ve bunu beyine ileten insanın ruhsal boyutu olabilir mi?

Zaten beynin bu ikili anlayışı geçmişte Descartes'e kadar dayanıyor. Beyinle zihni bir birinden ayıran bir kartezyen dualite söz konusu. Bu ayrımın üzerinde ikisi de aynı şeyle uğraştıkları halde koskoca psikiyatri ve nöroloji okulları kuruluyor. Böyle olmasa gerek herhalde. Ama tabi bu bir bakış meselesi. Bir teorik paradigma meselesi. Henüz bu kartezyen dualiteyi aşacak bir yeni teorik avadanlık yok elimizde. Dolayısıyla, bilinçlilikle ilgili, duygulanımla ilgili bir takım fenomenler söz konusu olduğu zaman, olsa olsa bu ruha aittir şeklinde bir atıf yapmak kolaycılık oluyor elbette.

Bugün beyin üzerinde yapılan bilimsel araştırmalar göstermektedir ki, insan beyni için hayalinde canlandırdığı ile gerçekte yaşadığı arasında bir fark yoktur. Çünkü her iki durumda da beyinde aynı bölgelerde elektriksel uyarılar oluşmaktadır şeklinde son zamanda yapılan bilimsel araştırmalara dayalı sonuçlar var. Hatta bu sonuçtan hareketler bir insanın gözü ile gördüğünde beyninde elektriksel uyarılan bölgeler gözleniyor. Aynı uyarıları kişi gözü kapalıyken de gerçekleştirdiğinizde, o kişinin gözü kapalı olmasına karşın yine aynı görüntüyü görmüş olması durumundan bahsediliyor. O halde gerçeğin beyin dilindeki karşılığı gözle görülen, kulakla duyulan ve elle hissedilenden ziyade, beyinde belli bölgelerde oluşturulacak elektriksel uyarılarla anlam buluyor.

Tam da böyle. Rüyada da aktive olan yerler, hayal sırasında aktive olan yerler ve 5 duyu ile deneyimleme esnasında uyarılan yerler aynı.

Bu noktadan hareketle başarıyı deneyimlemek isteyen bir kişinin, bu başarıyı beyninde yaşamasının 5 duyu ile deneyimlemesini kolaylaştıracak bir motivasyon etkisi yaratmasından bahsedebilir miyiz??

Fena bir bakış açısı gibi görünmüyor. Elbette.

Sn. Saffet Murat Tura ile kuntum yaklaşımı çerçevesinde beynin çalışma şeklini konuşurken kendisi bu olaya şu şekilde açıklama getirmişti. 'Normalde enformasyon akışı beyinde ağırlıklı olarak arkadan öne doğru gerçekleşirken rüya gördüğümüzde akış önden arkaya doğru olur. Dolayısıyla imajinasyon sırasında yaşadığımız duyumlara, algılara benzeyen durumlar, beyinde belli algı bölgelerin uyarılmasıyla ortaya çıkar. Sorunuz bize Matrix filmini çok hatırlatıyor. Mühim olan beynin uyarılması diye bir mesaj vardır Matrix filminde. Ben bu fikre kesinlikle çok katılan bir insanım.' Dr. Saffet Murat Tura

Peki 5 duyu ile algılanan görüntünün beyindeki parlaklığı ile hayalde kurgulanın parlaklığı arasında bir fark var. Bu ışık ve renk farkı ama zihin süreçlerini geliştiren bir kişi aynı netliğe hayalinde de ulaşabiliyor. Sizce bu netlik farkı neden olabilir?



Gerçek algı sırasında özellikle bizimde ait olduğumuz primat evrimi, giderek dalga boyunda analiz yapma yeteneği olan nöronları da yerleştiriyor görsel sisteme. Dolayısıyla biz kedigillerden çok daha canlı ama çok daha parlak mı emin değilim, ama çok daha renkli bir görsel dünyaya sahibiz. Dolayısıyla rüya ve hayal sırasında da aynı renklilik sürüyor. Gerçek algı sırasında retina üzerine düşen dış dünyaya ait imgeler primer görsel kortekse geliyor. Dolayısıyla aşağıdan yukarı bir kontrol söz konusu. Hayal ve rüya sırasında da Saffetin dediği gibi bu kez retinal algı kapalı ama daha üst düzey kortikal bölgelerden yukarıdan aşağıya bir kontrol söz konusu. Bu durum rüyanın ve hayalin daha az parlak olmasını sağlar mı? Emin değilim doğrusu. Parlaklık hem dalga boyu analizi ile ilintili olmalı, hem de kontrast farklılıklarıyla. İki farklı görsel nöron var beynimizde. Bir tanesi çok eski tarihli bütün kemirgenlerle paylaştığımız çok hızlı çalışan bir tür. Kontrast farklılıklarını ve hareketi onlar sayesinde algılayabiliyoruz. Buna karşılık evrimde yeni gelişen ve kedigillerde olmayan bir görsel nöron var ki, dalga boyu analizini o yapabiliyor. Bu sayede de biz renkli bir dünya görebiliyoruz. Kedilerin gri ve tonlarında bir dış dünyaları var. Çünkü kedi düzeyinde bütün doğal hayat, avcıdan kaçmak ve avı kovalamak şeklinde yaşantılandığından , çok iyi bir mekan taraması yapacak ve hızlı hareketli nesneleri derhal ayırt edecek bir sisteme ihtiyaçları var. Oysaki primatlarda durum böyle değil. Evrim arttıkça daha çok sosyal düzenler kurarak adapte olan bir türden bahsediyoruz. Dolayısıyla da avcıdan kaçmak ve avı kovalamaktan çok, bir yüzü tanımak ve statik bir nesnenin ne olduğuna ilişkin adını söyleyebilmek çok önemli hale geliyor. Muhtemelen onun için yeni bir görsel nöron tipi gelişiyor. Onun için renkli görmek manalı. Statik bir nesneyi zeminde ayırt edip, adını söyleyebilmek için renkli görmek manalı oluyor.

O halde insan zamanla hayal yeteneğini ve beyin gücü kontrolünü geliştirmeyi başarabilirse, hayali daha farklı deneyimlemeyi destekleyecek bir nöron tipi evrimle oluşabilir belki de.

Evet tabii. Topu topuna 30.000 yaşında oldukça genç bir türüz. Primat ailesinin geçmişi 000.000 büyüklüte. Kemirgenlere bakarsanız 000.000.000 büyüklüklere yaklaşan yaşlar söz konusu. Dolayısıyla biz daha çok genç bir türüz. Elbette ki evrim devam ediyor. Gezegenimizin sonu gelmezse bundan 100-150 bin yıl sonra daha farklı yetenekleri olan insan türleri çıkabilir. Süpermen Kripton gezegeninde primer korteksinde x ışınlarını analiz eden bir nöron sistemine sahip olmalı ki solid objelerin arkasını da görebiliyor. Biz mükemmel bir görsel sisteme sahibiz ama Kripton gezegenindekiler kadar değil.

Karakter özelliği dediğimiz özelliklerin oluşumunda ve bu özelliklere göre davranışlarımızın belirlenmesinde beynin özellikle belirli bölgelerinin önemli rol oynadığından bahsedebilir miyiz? Özellikle Amigdala'nın burada önemli bir yeri olduğu görüşü var. Karakter konusunda beynin tamamının organizasyonuna bağlı bir çalışmadan mı bahsediyoruz, yoksa belirli bölgeler öncelikli ya da belirleyici bir etkiye sahiptir diyebilir miyiz?

Eşitler arasında daha eşit olan bölgeler var mutlaka. Orkestrada bir maestro görevi gibi faaliyetlerin yönetimini üstlenen öncelikli beyin bölgesi alnımızın arkasındaki bölge. Yani prefrontal korteks bölgesi. Bu bölüm çok açık bir biçimde evrimde beynin giderek büyüyen bir parçasıdır. Kedilerde bütün beynin %5'i prefrontal korteks iken, bu primat evrimi boyunca yükselip Homo sapiense yani insana geldiğimizde %33'ünü kapsadığını görmekteyiz. Bunun bir nedeni olmalı tabiî ki. Sosyal organizasyon karmaşıklaştıkça, bireyin emsalsiz olması gerekir. Diğerlerinden ayırt edilebilir bir kişiliğin oluşması lazım. Çok muhtemeldir ki prefrontal korteks bunun organıdır. Amigdalaya gelirsek, bu çok eski bir yapı. Kemirgen beyninde de olan bir yapı. Bir kemirgenin amigdalası ile insanın amigdalası mutlaka ki aynı değildir. Kemirgen beyninin tamamı neredeyse amigdaladan ibaret ve bütün emosyonlarını korkma, kaçma, yaklaşma ve çiftleşme davranışlarını tek başına kontrol etmektedir. Halbuki evrim boyunca primat basamaklarını aştıkça amigdala aşağıda kalıp, onun üstünde beyin kabuğunda temsil edilen bir takım kontrol sistemleri konuluyor. Amigdala heyecanların bir deposu değil, heyecanların, duygu ve dürtülerin uygun hedefe yönlendirilmesi görevini yürüten karmaşık bir ağ sisteminin bir bileşenidir. Amigdalayı emosyon nöral ağına giriş kapılarından biri diye düşünmek lazım.

Kuantum mekaniğinde insanın paralel evrenlerin var olmasından dolayı, seçimleri ile kendi evrenini yaratmasından bahsediliyor. İnsan beyin özelliği ile gözü çevresindeki her şeyi algılamasına rağmen, benzersiz zihin süreci şifrelerine göre görmek istediğini görüyor ve ona odaklanıyor. Gördüğümüz her şey beynimizde yaratılan bir elektriksel uyarı aslında. Her şey atomlardan oluşuyor. O halde beklide görmek atomların sahip oldukları enerji düzeyinin beyindeki yansıması olabilir. Kırmızı renk insan beyninin bir tanımlaması. Burada nesneyi kırmızı görmemizi sağlayan foton ışınlarının o nesne üzerindeki etkileşiminin bir sonucu. Yani aslında her şey bir zihin şifresi ve bu şifrenin kullanıldığı dil ile ilişkili. Bu dilde enerji boyutu ile yakından ilgili gibi duruyor. Beklide bilinç düzeyini geliştiren bir kişi hayalinde ve 5 duyu ile deneyimleme esnasında farklı görüntüleri ön plana çıkartmayı başarabilir. Bu paralel evrenlerden var olandan seçim yapmaya çok yakın bir bakış açısı gibi durabilir. Bu konuya bakış açınız nedir?

Bir takım rezervlerle katılırım elbette. Konuşmanızın sonuna doğru söylediğiniz şeyler beynin tam da çalışma prensipleri. Aslında beynimizin işlevlerinin büyük bir bölümü demin de dediğim gibi bilinçli farkındalığımızın dışında gidiyor. Psikanalizin bilinç dışı ile karışmasın ama tabiri caiz ise bilinçdışı bunlar. Ancak bilinçli farkındalığa çıkan küçük bir bölümü var. Bir çeşit sanki projektör makinesı var beynimizin içinde de, projektörün o belirli anda aydınlattığı bölge farkındalığa ulaşıyor. Baktığınız bir resmin farkına varmanız için, görsel sisteminizin önce mekanın farkında olması lazım. Resim o mekan içindeki bir ayrıntıdır. Eğer mekanda resim dikkatinizi çekiyorsa oraya odaklanıyorsunuz. Başlangıçta çalışan, o mekansal analizi yapan kısım demin söylediğim görsel sistemin evrimsel olarak daha eski bölgesidir. O ayrıntıya takılıp o ayrıntının özelliklerini incelemeye başladığınızda ne olduğunu söylediğinizde evrimdeki daha yeni bölge çalışmaya başlıyor. Üstelik bir de dil yeteneği ile donanmış olduğundan insan beyni bunları bir takım semboller aracılığı ile daha sonra hatırlanmak üzere saklıyor ki böylelikle diğer türlerin hiçbirinde olmayan bir özel avantaj sağlamış oluyor. Böylelikle her birimiz birbirimizden apayrı, emsalsiz tek tek bireyler oluyoruz. Dolayısıyla tabiri caiz bu emsalsizlik bir bireysel evren gibi algılanabilir bu çok eski bir felsefi perspektif olan klasik idealist anlayışa doğru gidiyor: emsalsiz olan ben yoksam evren de yoktur. Evren ''ben'in varlığıyla mümkündür. Bu idealist bakışa çok da yakın hissedemiyorum kendimi.

Bizim algılamamızın dışında durağan bir evrenin olduğunu düşünüyorsunuz herhalde?

Kuşkusuz. Sırf sembolik bir düşünce ile donanmış olduğumuzdan, şempanze hiç ilgilenmiyor kaç tane paralel evren olduğu ile. Yaşantısının emsalsizliğine, kendisini ben olarak adlandırmaya, eylemlerinden bireysel olarak sorumlu olduğunu düşünmeye vs. Oysaki %99 bir homoloji taşıyoruz şempanze ile. Şempanzenin beyninin % 20'si prefrontal kortekstir. Bu hiç de azımsanmayacak bir büyüklüktür. Ama ne zamandır ki bir nesneyi fizik varlığı yokken sembolize etme yeteneği var, işte o zaman bir takım illa ki karşılaşılan sıradanlıklara, ya da ard arda gelen rastlantılara bir teori uydurmak ve o teorinin aracılığı ile bakmak gibi bir derdi oluyor insanın. Her yeniliği kurcalamak gibi bir derdi oluyor.

Sn.Prof.Dr. Barış Korkmaz ile zeka ve beyin konulu bir paylaşımımda kendisi, son bilimsel tespitlere göre her insanın beyninde 28 milyar nöron var olduğunun tespit edildiğinden bahsetmişlerdi. Her insanın beynindeki sinaps ağı da parmak izi gibi benzersiz. Dolayısıyla her insan benzersiz düşünsel ve duygusal yaşama sahipken, aslında çevresel etkiler bilinçli bir şekilde düzenlenir ve insanlar daha çocukluk çağından itibaren zihin süreçlerine uygun obje, olay ve uğraşlarla eşleştirildiğinde, keşfedilmeye çalışıldığında her insan potansiyel bir dahidir diyebilir miyiz, dediğimde de bunu sıcak karşılamış ve hatta anne, baba olmanın bilinci ile bu bakış açısını eşleştirmişti. Siz bu tespite katılırmısınız?

Tabi. Kuşkusuz. Muhtemelen bu alnımızın arkasındaki beyin parçası en karmaşık bir sosyal düzeni içselleştirelim diye var. Yoksa şempanzeler de pekala gayet iyi topluluklar halinde duruyorlar. Kendisini diğerinin yerine koyabilmek empati yeteneği bunun temel bileşeni. Tabi ki ideal bir dünya ve dış uyaranlarla etkileşim, elbette ki defalarca gösterildiği gibi bir yandan emsalsiz o kişiye özgü, bir yandan da daha zengin sinaptik bir düzenek ortaya çıkartıyor. Nitekim Barış bunu çocuklarda gelişim sürecinde görüyor. Zengin ve yoksul ortamın nöro-gelişim üzerindeki etkilerini. Benim de başlıca rutinim Alzheimer hastaları. Ben de dolayısıyla gelişim değil çöküş sırasında görüyorum. Defalarca gösterilen şey şudur ki eğitim Alzheimer hastalığında başlıca risk faktörüdür. Yani bir yaşlının eğitimi ne kadar düşükse Alzheimer hastalığına yakalanma riski o oranda artmış olmaktadır. Nasıl açıklanabilir bu? Muhtemelen eğitimin sağladığı sinaptik zenginlikle Alzheimer hastalığı gibi zihnin nöral alt yapılarını giderek paramparça eden bir şeyde oldukça kalın bir rezerv bırakıyor ki bunama şiddetinde bir zihinsel bozukluğu eğitimli bir kişide çok daha geç dönemde görüyoruz. Eğitim yoksulunda bu rezerv olmadığı için çok daha kolay ortaya çıkıyor.

Hafıza dediğimiz olay beynimizdeki sinaps bağlantıları ile yakından ilgilidir diyebilir miyiz. Kalıcı bağlantılar bilginin kaydolmasında ve geri çağrılmasında önemlidir ve sinaps bağlantılarının kalıcılığı birbirileri ile entegreli olmasına ve zihin süreci şifresine uygun alanlarda etkileşlimesine bağlıdır tanımlamasına bakış açınız nedir?

Hafıza dediğimiz şey aslında insan beyninde üniform bir şey değil. Dolayısıyla bilgisayarın hafızasına benzemiyor. Birçok farklı paralel hafıza biçimleri var. Ama en popüler olarak bilinen zaman ve mekan bütünlüğü içinde yaşantıdıladığımız anı parçalarımızı aktarıp daha sonra hatırladığımız bilinçli otobiyografik hafıza var. Bu hafıza biçimlerinden bir tanesi. Bu sistem dejenere olmaya başladığında bir Alzheimer hastası unutmaya başlıyor. Ama Alzheimer hastası bisiklete binmeyi öğrendi ise onu unutmuyor. Bu da prosedürel hafıza adını verdiğimiz farklı bir hafıza türü. Motor yeteneklerin hafızası dediğimiz şey. İşte en yakın dönemde öğrendiklerimizi kaydedebilmek için yani sinaptik değişiklikler yaparaktan kaydedebilmek için hippokampus denilen beyin parçasına ihtiyacımız var. Ama bir anı parçası amigdala tarafından da yeterince bir emosyonel yük ile yüklenmişse, kayıt öyle sağlam oluyor ki neokorteksin bir yerinde artık hipokampusun onu desteklemesi gerekmiyor. Buna uzak bellek diyoruz. Yakın belleğimiz hippokampusumuzun da devreye girdiği bir biçimde çalışıyor. Yok eğer amigdala yeterince bir emosyonel değer yüklemiyorsa, beynind e bir iktisat etmesi lazım. Her şeyi öğrenip her şeyi hatırlamak, karşı karşıya olduğumuz uyaran bombardımanında mümkün değil. Dolayısıyla sinaptik yapımıza bireysel motivasyonumuz için gerekecek kadarını tutmalıyız gerekmeyeni de atmalıyız. İşte amigdala ve hippokampusun böyle bir partnerliği var. Örneğin, size ilkokul öğretmeninizin adını sorsam, eminim ki söyleyeceksiniz. O sırada da size bir fonksyonel MR taraması yapsam hippokampusunuz aktive olmayacak. Bu çoktan hippokampusunuzdan bağımsızlaşmış otobiyografik bir bilgi sizin için. Bakın Türkiye'nin başkenti Ankara'dır da bilinçli bir bellek ama otobiyografik değil. Su 100 derecede kaynar. Ama size Hondurasın başkenti nesridir diye sorsam bilemeyebilirsiniz. Honduras'ın başkenti Tegucigalpa'dır. Türkiye'nin başkenti Ankara'dır derken bunu ne zaman öğrendiğinizi bile hatırlamıyorsunuz değil mi? Çocukluğunuzun bir döneminde. Yani hangi koşullarda öğrendiğinizi hatırlamıyorsunuz. Bu cevabı düşünürken de fonksiyonel MR'da hippokampusunu yine aktive değil. Fakat semantik bellek denilen farklı bir bellek sistemine ait nöral ağ aktive. Hondurasın başkentinin Tegucigalpa olduğunu öğrenmek için hippokampusunuz şu anda devrede, bu bilgiye ileride ihtiyacınız olacak ve kullanacaksınız, kullandıkça hippokampus devreden çıkacak ve bilgi semnatik belleğin bir malı olacak, yok kullanmayacaksanız (ne işinize yarayabilir ki Honduras'ın başkenti bilgisi) o zaman beyin iktisadı kurallarına uygun biçimde basitçe unutacaksınız. 

XVI.Louis Ve 21 Sayısı


Fransa'da 1789'da patlayan ihtilál, Kral 16. Louis'in mutlak otoritesine son vermişti. Kral önce haklarından feragat etti ama entrikaya dayalı politikasından vazgeçmemesi üzerine tahtından indirildi, ihanetle suçlanıp yargılandı ve idama mahkum edildi. İhtilálciler 1793'ün 21 Ocak'ında Louis'in kafasını giyotinle kestiler. Kralın aslında bir Avusturya prensesi olan karısı Kraliçe Marie Antoinette de aynı senenin 16 Ekim'inde giyotine yollandı. Fransa Kralı 16'ıncı Louis'nin, 1793 yılında, idam edilmeden önce taktığı türban, açık arttırmada 88 bin Dolara satıldı.

Tarihçilere göre, Kral 16'ıncı Louis, Paris'teki zindanda, başını sıcak tutmak için bu beyaz türbanı takıyordu ve giyotine götürülürken türbanı başka bir mahkuma verdi. Tarihi türbanın, adının açıklanmasını istemeyen Fransız-Amerikalı bir aile tarafından satın alındığını öğrenildi. Türbana verilen 88 bin Doların, şimdiye kadar tarihi bir bez parçasına ödenen en yüksek miktar olduğu bildiriliyor.  Nedeni ise Fransa Kralı 16'ıncı Louis'den günümüze pek az kişisel eşya kalmış olması.

Fransa Devrimi´nin talihsiz kralı 16.Louis'in yanına daha çocukken garip bir adam ziyaretine geldiği iddia edilir. Bu adam, genç kral adayını uyarmak istiyordu, 21 sayısının Louis için tehlikeli olduğunu söylüyor ve ömür boyu her ayın 21´inde kralın yanında olmak istiyordu, onu ancak böyle koruyacaktı. Louis adamdan hoşlanmadı ve saraydan uzaklaştırdı. Adam giderken 21 sayısının onu öldüreceğini haykırdı. Çok uzun yıllar geçti, Devrim patladı, Kral ve Kraliçe kaçarken Varennes Ormanında yakalandılar, tarih 21 Haziran 1792´idi, 21 Eylül´de Devrim Konseyi Krallığı lağvedip, cumhuriyeti ilan etti ve 21 Ocak 1793´de ise Kral 16.Louis giyotinle idam edildi. 

Stonehenge


Dünyaca tanınan bir arkeolojik kalıntı olan Stonehenge, Güney İngiltere'deki rüzgarlı Salisburg düzlüklerinde yer alır. Üç metreden daha yüksek, dikine duran taşlardan oluşan ve uzaktan bakıldığında gri taşlardan yapılmış dev bir yüzüğe benzeyen Stonehenge göz alabildiğince uzanan arazideki tek kesintidir. Bu heybetli taşlar 4000 bin yıl önce yine taştan yapılmış araçlar kullanılarak inşa edilmiş ve gelmiş oldukları madenden oldukça uzak bir mekana kurulmuşlardır.
Stonehenge, yaklaşık olarak 30 büyük taştan meydana gelir. Bu 30 taş Searsen ve lintel olarak adlandırılan 2 grup taştan oluşmaktadır. Saersen’ların her biri 26 ton ağırlığında ve hepsi 3 metrenin üzerinde bir yüksekliğe sahiptir. Bir çember oluşturacak şekilde dizilmişlerdir. Lintel’ler ise her biri 6 ton ağırlığında ve horizontal bir şekilde Searsen'lerin üzerine yerleştirilmişler. Ayrıca benzer taşlardan oluşturulmuş olan başka bir iç çember daha vardır.
Stonehenge Prehistorik taşlar içinde tek örnektir , taşlar yapay olarak şekillendirilmiş ve bir mimari plan çerçevesinde birleştirilmişlerdir. Örneğin dikine duran taşları birleştiren parçalar düz değil, herbiri bir çember oluşturabilmek için belli bir eğiklikte biçimlendirilmiştir. Dikine duran taşların merkezlerinde bir perspektif etkiye imkan tanıyan şişkinlikler vardır. Bu mühendislik harikasının mimarının Büyücü Merlin olduğuna dair birçok efsane anlatılmış tarih boyunca. Bu efsanelerin biri Briton kralı Aurelius Ambrosius'un taşları getirmek için Merlin'i kullanmış olduğu. Bir diğer efsane ise taşları Afrika'dan devlerin getirmiş olduğu yönünde. Ne varki bugünkü arkeolojik bulgular Stonehenge'in efsanevi Kral Arthur döneminde yapılmadığını ve Arthur ile aynı dönemde yaşadığı söylenen Büyücü Merlin'den de yaşlı olduğunu ispatlıyor.



Arkeolojik veriler anıtın yapım tarihinin milattan önce 5000 ile 3000 yılları arasında olduğunu gösteriyor. Stonehenge’nin etkileyici bir düzende dizilmiş devasa taşlardan ibaret olmanın ötesindeki gizemlerinin ortaya çıkmaya başlaması yakın zamanlara dayanıyor. Taşlar ekinokslara ve tutulmalara göre yerleştirilmiş ve ufukta yükselen güneş, taşlar arasındaki boşluklara mükemmel derecede sığıyor. Bu tabii ki bir rastlantı değil ve anıtın gizemli kökenlerine dikkat çekiyor.



Astronomi profesörü olan Gerald Hawkins Stonehenge'in tutulmaları tahmin etmek için yapılmış astronomik bir gözlem evi olduğu düşünüyor. Eğer taşların yerleştirilme biçimi ve birbirleriyle olan ilişkisi çözülürse anıtın niçin yapıldığını anlayabileceğiz. Yazarlar ve astronomlar Stonehenge'in şifresini çözerek 56 yıllık tutulma döngüsünü keşfettiler.Güneşin ve ayın hareketlerinin Stonehenge'in yapısı içine yansıtıldığını buldular. Stonehenge çevresinde bulunan taşların ya da deliklerin hepsinin döngünün içinde farklı günleri ya da yılları temsil ettiği artık biliniyor.



Stonehenge'in bir tür ibadet merkezi olduğu fikride birçok insanın aklına geliyor. Taş çağında yaşamış insanların gizli bir yerde gizli zamanlarda buluşmak ve kendi dini inançlarını törenlerle kutlamak için Stonehenge’i yarattıklarını düşünmek pekte yanlış olmasa gerek. 1940'lar ve 50'lerde Richard John Copland Atkinson yapının inşaasının üç aşamadan meydana geldiğini söyledi. Kendisi bunlara Stonehenge I, II, IIIa, IIIb ve IIIc isimlerini verdi
Taş çemberlerin bir gözlem evi olarak kullanımı ilk olarak Stonehenge I de olmuş ( Stonehenge I yapılış dönemleri 3 e ayrılan Stonehengenin birinci dönemini ifade eder. M.Ö. 2750 den sonrası...) . Yapımın daha sonraki aşamalarında astronomi biliminde ilerleme kayıt edilememiş. Stonehenge II nin yapımcıları çift halkanın girişinde dört taşla güneş ışınlarının yıllık hareketini düzenlemişlerdir.Astronomi ile uğrasma üçüncü asamada da devam etmiştir.Zira ana halkadaki 30 ve merkezdeki 19 tas güneş ve ay taşlarıdır.Son yapılan tapınakta güneş ışınlarının izlenmesi için yapılanlar ilk iki aşama için fazla değildir..Bu nedenle yörenin 1000 yıllık tarihinde astronomik araştırmalar hakkında bir düşme görülmektedir.Bu düşme Stonehenge I deki sistamatik ve uygulamalı yerleşim tarzından Stonehenge III deki anıtsal ve sembolik mimariye değin uzanmaktadır.


Ancak bu durum son cevaba gelene değin pek çok sorunun ortaya çıkmasına engel olamamaktadır. Pek çok araştırmacı Stonehenge nin yapımcılarının beklenmeyen ölçüde yüksek bir mimari yetenek sahibi olduğunu kabul etmektedir.Bunların birkısmı astronom rahiplerin tapınağı kontrol ettiklerini ve böylece ayı gözlemlediklerini öne sürmektedirler. Stonehenge’nın ölçüleri üzerinde çalışan bir başka grup ise burayı yapanların standart bir ölçü birimi kullandıklarını belirtmektedirler. Yapılan tüm açıklamalar aslında açıklanması kolay olmayan kavramları içermektedir ve anıt binyıllardır koruduğu gizemli havayı bugünde devam ettirmektedir.
Stonehenge, bir çok yönden gizemini hala koruyor. Günümüzün arkeologları,astronomları, mühendisleri bu sır dolu anıt hakkında araştırma yapıyor, sorulara cevap arıyorlar ve hala pek çok cevapsız soru mevcut. Belki insanlık tarihimizin sırlarını çözdüğümüzde, Stonehenge'in gerçeklerini de öğrenebileceğiz. Belki de tam tersi olacak ve Stonehenge'in sırrının çözülmesi, insanlık tarihinin sırlarını aydınlatacak.

EşZamanlılık Ve Morfik Alanlar


Carl Jung, zaman ve sebep-sonuç zincirine ait geleneksel fikirlerin açıklayamadığı anlamlı rastlantıları tasvir etmek için ‘eşzamanlılık' terimini ortaya koymuştur. Büyük Kuantum fizikçisi Wolfrang Pauli ile çalışırken Jung bu rastlantıları zihin ve maddeyi, bilim ve ve ruhu içine alan fenomenler olarak açıklama yolunu aradı. Böylece telepati, öngörü ve sezgi gibi parapsikolojik olaylar için mantıklı açıklamalar elde etmeye çalıştı.

Eşzamanlılık fikrinin Jung'un aklına, 1920'lerde Albert Einstein'la yaptığı bir akşam yemeği sırasında geldiği söylenir. Böyle bir fikrin; Jung'un iç dünyada, Einstein'in dış dünyada, kozmosta birlik arayışına büyük katkılarda bulunan bu iki adamın aralarındaki benzer bir sohbetten çıkması uygun görünüyor. Bununla beraber, nedensel olarak birbirleriyle ilişkisiz olayların art arda gelişinin anlamı düşüncesi daha da gerilere gider. Jung'un kendisi Schopenhauer'den fikirlerinin ‘vaftiz babası' olarak söz ediyor.
Zaman ve Eşzamanlılık

Jung, fiziksel olayların açıklanmasında bilimsel düşüncenin sebepsiz bir şekilde nedensellik kavramının baskısı altında olduğu görüşündeydi. Dolayısıyla, kuantum mekaniğindeki olasılık faktörü onu etkilemiştir; bunun nedeni katı nedenselleri ortadan kaldırma eğilimidir ve Jung, bundan şu fikri çıkarmıştır: Nedenselliğin yanı sıra, normalde bağımsız biçimde fonksiyon gördüğü gözlenen olayları bağlayan başka fiziksel prensip var olabilir. “ Olaylar, genelde bir yanda nedensellik zinciriyle ve öte yanda, bir tür anlamlı çapraz bağlantı yoluyla birbirlerine bağlıdır.” İşte bu fiziksel prensibe Jung, “ eşzamanlılık “ adını verdi. Bu eşzamanlılık prensibi için çok sayıda anlatı biçimi ve bir çoğumuzun kolaylıkla bağlantı kurabileceği kanıt topladı; örneğin, bir kişinin uzun yıllar görüşmediği eski bir arkadaşı hakkında konuşmasından hemen sonra onunla karşılaşması ve ya yanlış telefon numarası çevirmemiz sonucu telefonu açan kişinin, yıllardan beri aradığınız kişi olması gibi. Murry Hope, kendi deneyimini şöyle anlatıyor: “ ikinci tesadüf araştırma amacıyla belirli bir kitaba ihtiyacım olduğunda ortaya çıktı. Londra metrosunda yolculuk ederken, gürültülü bir öğrenci grubu trene bindi; gürültü yapmalarının sebebi tıp fakültesinden diplomalarını almış olmalarıydı. Bir kız öğrendi, içinde bir sürü kitap olan bir çanta taşıyordu ve erkek arkadaşı ona şöyle hitap etti; “ hayatım, artık bunlara ihtiyacın yok, hemen dışarı fırlat!” Bunun üzerine kız, üç ciltlik kalın kitabı “ İyi günler!” diyerek kucağıma bıraktı. İşte o anda istasyona geldik, kapılar açıldı ve öğrenciler, şarkı söyleyerek ve çılgınca bağrışarak treni terk ettiler. Söylememe gerek yok, bana verilen hediyeler, tam o sırada aradığım kitapları ta kendileriydi.”

Paul Davies ise, kuantum mekaniğinin, uzayda birbirinden ayrılmış olan eşzamanlı olaylar arasında bağlantıların varoluşuna izin verdiğini kabul eder. Bu bilindiği üzere, herhangi bir geleneksel bilimsel realite kavramında imkansızdır. Paul Davies, eşzamanlılık prensibinin, bilimsel-metafiziksel geçilmezlik sınırını geçmeksizin parçacık fiziği tarafından içine alınabileceği yolu kavramlandırmıştır.

1-) Bildiğimiz zaman, bir sürü “ bantlardan “ yalnızca biridir. Arada bir bunlar geçici olarak birbirlerine dokunurlar ve ya sadece mikro saniye süresince birbirlerine yaklaşırlar fakat bu, aşırı derecede hassas olan beynin sinir hücrelerinin yakalaması ve yorumda bulunması içi yeterlidir. Her biri özel bir program taşıyan iki zaman bölgesinin belirli bir noktada yakınlaştığını farz edelim. Bir kişi, bir programla meşguldür, diğeri ise, ikincisi ile uğraşmaktadır. Dolayısı ile her ikisinin yolları birleşme noktasında birleşir. Öyle ki, belirli programlar arasında paylaşılan herhangi bir nitelik benim “kitap” anektodu örneğindeki gibi, her ne kadar şuur altında da olsa, söz konusu kişiler tarafından otomatik olarak kaydedilecektir. Eminim ki bu kavram kuantum terimleriyle kolay bir şekilde açıklanabilir.

2-) Evren içinde belirli bir frekansta tüm zaman bir oluğundan ve bütün sezgi sahibi varlıklar pekala, hem İç hem de Dış Zamanı (Bknz. Ekte Teminolojik terimler), şuurlu olmasa da şuur dışı bir biçimde, aynı anda yaşama yeteneği ile donatılmış olabileceklerinden, o zaman hem birey, hem de daha geniş kapsamda dünya içinde evrimsel süreçleri gerçekleştiren kozmik kanunlar işin içine karışacaktır. Başka bir deyişle, zaman doğru olduğunda gelişmemiz için önemli farz edilen olaylar, olayların doğal akışı içinde oluşacaktır. Şunu göz önünde bulundurunuz; yakından bakıldığında kaotik biçimde görünen küçük parçacık hareketleri, uzaktan bakıldığında, büyük güzellik simetrilerine ve tek amaca sebebiyet verebilirler; tıpkı fraktalların incelenmesindeki gibi. (ekte terminolojiye bakınız) Bilgisayar Bilimi ile Kaos Biliminin birleşimi son zamanlarda, bilhassa fraktallar konusunda, soyuta biçim vermemize yardımcı olarak, değişik frekanslarda işleyen kozmik ilkeler bilgimize cömertçe katkıda bulunmuştur.

Murry Hope, Telepati konusunda şöyle diyor;

Bizim zamanı incelememiz ile tamamen ilgili olan bir şeyde telepati gücüdür çünkü, hem zamanı, hem de uzayı (mekan) dışarıda bırakmaktadır ve mesajları, ışık hızının önünden gitmektedir. Hope, düşüncelerin ‘şeyler' olduğu kanısında. Anlamı da, her düşüncenin bir enerji parçası taşıması ve bunun sonucunda bir zaman bölgesinden diğerine transfer edilebilmeleridir. Düşünceler, büyük ölçüde soyut ve yönsüz olduklarından, bana öyle görünüyor ki kuantum dünyalarında yer alabilirler. Başka bir deyimle, belirli tür parçacıklar olduklarını varsayarak, bazılarının “bulanık” (belirsiz veya düzensiz), bazılarının ise “göze çarpan” veya “belirgin” oldukları zamanlar vardır.; bu ikinci özellikte olanlar ayrıca belirli bir yönü ima ederler. Dolayısı ile eğitimli zihin, göze çarpan parçacıklar üretmeye disiplin altında olmayan zihinden daha çok eğilimli olacaktır. Bu da şu olguyu açıklar: Bazı kişiler, kendi sağlıkları ve fiziksel bünyeleri ( veya genel olarak fiziksel fenomenler) üzerine zihinsel bir kontrol gerçekleştirebilirler; halbuki, kendi kendine şifa veya veya zihinde canlandırma gibi popüler pratiklere başvuranlar ise çok küçük bir başarıyla karşılaşabilirler.

Bir çok kişi, düşüncelerinin kontrolsüz bir şekilde zaman ve uzay içinde dolaşmalarına izin verirler ve böylelikle, telepatlar için kolay hedef olurlar (bunlara psişikler adı verirler). Benim inancıma göre psişizm diye geçen şeyin çoğu, yalnızca telepatidir. (Psi için Bknz. Terminoloji)

Morfik Alanlar (Morphic Fields)

Bu konudaki en bilinen örnekler, kedi ve köpeklerle sahipleri ile aralarında olan bir tür telepatik ilişki. Prof. Rupert Sheldrake'ye göre ise bu bağ, iki canlı arasındaki son derece gizemli bir ilişkiden kaynaklanıyor. Kaynak e-kolay:

Rupert Sheldrake, farklı organizma türlerinin her birinin kendi eşsiz, karakteristik biçimine nasıl geliştiği konusuna özel ilgisi olan bir biokimyacıdır. Bu “morfogenetiğin” ya da organizmalarda karakteristik, belirgin biçimlerin meydana gelişinin araştırılmasıdır.

Sheldrake'nin ana düşüncesi, canlı bir organizmanın gelişmesinin, bir tür holistik alan ya da güç (enerji) tarafından kontrol edildiğidir. Böyle bir düşünce yeni değildir. Oluşum ilkesi fikri, bu dünyanın “daha az yetkin formlarına modellik hizmeti gören, kendi yüksek realitelerinde var olan, Platon'un “ideal biçimlerine” dek izlenebilir.

Sheldrake'nin biçimlendirici alan önerisi, “morfik alan” aynı zamanda değişime açık bir modele göre form oluşumu sağlıyor.

Morfik alan doğanın bir tür alışkanlığıdır. Atom, molekül ya da kar tanesi gibi organik olmayan olsun veya çiçek, kuş, insan gibi canlılar olsun belirli bir form meydana geldiğinde, bunun tekrar oluşması olasıdır. Sheldrake, Morfik alanların düşünce veya davranışla ilişkili beyin faaliyeti modellerini de etkilediğine inanıyor.

Aksamını değiştirmeden, radyo üzerinde etkide bulunarak, yayına belirgin biçimini veren ses dalgası gibi, Morfik alan da embriyolojik gelişmede DNA molekülü üzerinde etkide bulunur. Radyo dalgasının önemli bir yönü, radyodan sesi oluşturmak gerekli enerji çok azını sağlamasıdır. Daha doğrusu, radyo dalgaları sonunda radyodan çıkan, kendisi için çok fazla miktarda enerji içerebilen, yayını yönlendiren ve düzenleyen çok az bir enerji sağlar. Benzer bir biçimde Morfik alanlar da, doğa üzerinde canlı etkiler meydana getirmek için az bir enerji gerektirirler. Bu önce tuhaf bir fikir görünebilir, fakat doğada birçok süreç en küçük enerji miktarından kolayca etkilenen mikro düzeylerde başlar. Büyüyen güller ve zambaklar arasındaki farkı düşünün. Baştaki embriyonik moleküler olaylar esnasında mümkün olan en küçük güçler, daha sonraki gelişmelerde birbirlerini çekebilirler. Bu aşamada konu enerji sorunu değil, bilgi sorunudur. Gülün genetik kodu, zambağınkinden daha farklı bilgi içerir ve Sheldrake'nin dediği gibi farklı bir bir Morfik alanı temsil eder. Benzer bir örneği, çok küçük enerji düzeylerinde başlayan ve sinir sisteminin geniş alanlarını içeren beyindeki elektrik faaliyeti için de verebiliriz. Gerçekten, sinir sistemi Morfik alanların çok ince tesirlerini aramak için doğal yerdir.

Sinir sistemi üzerinde etkisini ortaya koyan Morfik alana “motor alan” denir. Motor alan, bir şahinin gölgesini gördüğünde, saklanmak için koşan küçük hayvanların eğilimleri gibi, genetik olarak programlanmış davranışları meydana getirmede önemli olabilir. Motor Alanlar, öğrenmeyi ve hafızayı açıklama içinde yeni bir model sağlayabilirler, yani hatıralar, geçmiş tecrübelerle kurulan motor alanlara eşittir. Bir kişinin bireysel hatıralarının onun eşsiz sinir sistemi ile uyumlu olması gerekmesine rağmen, bu bir kişinin deneyiminin diğerlerini etkileyebileceği anlamına gelir. Gerçektende bir şey bir kere öğrenildiğinde, daha sonra bir başka kişi tarafından daha kolay öğreniliyor. Bir düşünce veya davranış modeli, daha önceden meydana getirilmişse, daha kolay ortaya konuluyor. İlginçtir, bu teori bütün insanlığın paylaştığı, evrensel imajlar ya da temalar olan, Jung'un psikolojik arşetip kavramının ilk bilimsel, makul açıklamasını veriyor. Jung arşetiplerin, tarihsel zamanının çok uzun dönemleri boyunca inşa edildiğine inanıyordu, bu Morfik alanların oluştuğu söylenilen süreçle çok uyuşmaktadır. Sheldrake, geçenlerde, “morfik titreşim teorisinin”, Jung'un kollektif şuur dışı kavramının, yani arşetiplerin kökten doğrulanmasına yol açacağını söyledi.

Morfik alanlarla eşzamanlılık arasında olan bağlantıyı, iki veya daha fazla bilim adamlarının ya da matematikçinin, birbirinden bağımsız, neredeyse aynı zamanda çok benzer keşiflerde bulunması olayında görebiliriz. Bunun en mükemmel örneği, İngiltere'de Isaac Newton ve Almanya'da filozof bilim adamı ve matematikçi C.W. Leibnitz tarafından aynı zamanda geliştirilen hesaplama metodudur. Newton, Leibnitz' in çalışması hakkında hiç bir şey bir şey bilmiyordu ve gerçekte daha kullanışsız matematik bir yöntemle yetinmişti. ( Bu gün kullanılan Leibnitz'in yöntemidir, fakat yöntem için Newton'a güvenilir.)

Morfik alanların varlığıyla açıklayabileceğimiz anlamlı rastlantıların diğer örnekleri, daha çok yaygın fakat daha az etkileyicidir. İki veya daha çok kişinin, birbirlerinin farkında olmadan, aynı zamanda benzer şeyleri düşündükleri ya da yaptıkları daha sık görülen durumları içerirler. Örneğin, tam siz onu aramayı düşündüğünüzde, bir arkadaşınız sizi arar. Aramadan önce her ikiniz de bu görüşmeyi tasarlıyordunuz ya da tam bir şeyi düşünmeye başlarsınız, yakınınızdaki bir kişi sizi bu dertten kurtaracakmış gibi, aynı konu hakkında konuşmaya başlar.

Sheldrake'nin The Presence of the Past (Geçmişin Varlığı) kitabında küçük bir İngiliz kuşu olan Baştankara'nın öğrendiği bazı basit davranışların yayılması anlatılır. Bu kuşların bir kaçı, insanların evlerine teslim edilen süt şişelerini gagaları ile delerek açıyor ve kapaklarını geriye doğru çekerek sütü içiyordu. Beş santimetre kadar sütü içebiliyor ve bazen da sütte boğulmuş olarak bulunuyorlardı. Dağıtım kamyonlarını izleyen ve şoför sütleri teslim ederken şişelere kırarak giren baştankara kuşlarının raporları da olmuştu. Bu olay ilk 1921'de, İngiltere'de Southhamton'da rapor edildi ve yayılması, düzenli aralıklarla 1947 yılı boyunca, Hollanda, Danimarka, ve İsveç'te olduğu kadar İngiltere, İskoç ve İrlanda'nın bir çok yerinde kayıt edildi. Olayın, sadece taklit etmeyle olduğu biçiminde geleneksel bir açıklaması mümkün olmakla beraber, bazı gerçekler, bu davranışın yapılmasında Morfik alanların aktif rolünün lehine kanıtlar sunuyor. Birincisi, baştankaralar beslenme yerlerinden fazla uzaklaşmayan kuşlardır, oysa süt şişelerini açma alışkanlığı, Avrupa'ya yayılması dahil, daha önce söylenen yerlerden millerce uzak birkaç yerde birden ortaya çıktı. Sheldrake, alışkanlığın birbirinden bağımsız yalnız İngiliz adalarında 89 kere yeniden keşfedildiğini tahmin ediyor. Dahası artan sayıda kuşlar bu alışkanlığı edinince, artan hızla yayıldı. Bu, davranışlarında güçlü motor alanın oluştuğunu akla getiriyor. Yayılmanın öğretici bir örneği süt şişelerinin İkinci Dünya Savaşı sırasında hemen hemen kaybolduğu, fakat 1947 ve 1942'de yeniden yeniden ortaya çıktığı Danimarka'da görüldü. Baştankara kuşlarının çok azı, alışkanlığı savaş öncesi yıllardan ileriye taşıyacak kadar uzun yaşayabildi, buna rağmen, süt şişeleri yeniden mevcut olunca, alışkanlık hızla yeniden ortaya çıktı. (kaynak1)

Yine bununla ilgili bir çalışmada, Yale Üniversitesi psikologu Gary Schwartz öğrencilere Eski Ahit'ten alınmış çok sayıda İbranice sözcükler verdi. Sözcüklerin bazılarını normalde basıldığı gibi verdi, değerlerinin bazı harflerini rastgele karıştırdı. İbranice bilmeyen öğrenciler, her biri tahmine olan güvenlerini belirterek sözcüklerin anlamını tahmin ettiler. Sheldrake'nin teorisinin tahmin edeceği gibi, Schwartz, öğrencilerin, karıştırılmış olan sözcüklerin daha fazla güvenle asıl sözcükleri değerlendirdiklerini buldu. (Anlamlarını doğru tahmin etmemelerine rağmen.) Dahası, Eski Ahit'te nadiren rastlanan sözcüklerle kıyaslandığında sık sık rastlanan sözcüklere duyulan güven oranlarının yaklaşık iki kez yüksek olduğunu keşfetti. Buradaki fikir, tarih boyunca, güçlü Morfik alanlar oluşturan sayısız insanın gerçek sözcükleri öğrenmiş olmasıdır; elbette en sık rastlanan sözcükler en fazla görülmüş ve okunmuşlardır. Gerçek sözcüklerin daha kolay kavranıldığı ihtimali, karışık sözcüklerin, gerçek sözcükler kadar yapısal olarak sağlam olduğunu bulan dil bilimci psikologların değerlendirmeleriyle ortadan kalktı. Farsça sözcükler, hatta Mors alfabesi kullanılarak benzer deneyler yapılmıştır.

Sheldrake'nin teorisini Bohm'un örtülü düzen düşüncesi ile uyumlu kılan çok şey var. Hem Bohm hem de Sheldrake yaklaşımlarında holistik ve her iki teoride “yersizliği” (nonlocality) varsayıyor. Sheldrake'nin Morfik alanlarını, Bohm'un örtülü düzeninin bir özelliği olarak görmek mümkün müdür?

Sheldrake ile konuşan Bohm, Morfik alanlar düşüncesinin kuantum potansiyeli kavramında öne sürdüğü özeliklerin birçoğuna sahip olduğunu fark etti. Bu fikrin kökleri, 1927'de, elektron gibi tek partülüklerin, “kılavuz dalgalar” tarafından yönlendirildiğini öne süren, kuantum fiziğinin Fransız öncüsü De Broglie'nin ortaya attığı daha eski bir düşüncede yatıyor. Öneri o zamanlar iyi bir kabul görmedi. Bununla beraber, 1950'lerde Bohm, kuantum potansiyeli biçiminde benzer bir fikir tasarladı ve geliştirmek için De Broglie ‘yle birlikte çalıştı. Daha yenilerde, Bohm yine bu kavramla ilgilenmeye başladı. Kuantum potansiyelinin Morfik alanların özelliklerinin bir çoğuna sahip olduğunu belirtiyor. Etkisi yerel değil, bir radyo sinyalinin enerjiden çok, bilgi sağlayarak bir uçağı ya da gemiyi “yönlendirmesi” ne benzer bir şekilde partiküle yol gösterir. Dahası içinde oluşturduğu bütünsel durumun bir ürünü olması anlamında holistiktir. Elbette, Morfik alan tek partikülün hareketinden daha fazla yönlendirici olmak zorundadır. Bir organik yapının tüm karmaşık gelişimini, davranış modelini ya da hafıza yönlendirmek zorundadır. Fakat fikir aynıdır.

Kuantum dünyasının mikro yapısıyla, Morfik alanların ve eşzamanlılığın makro dünyası arasındaki büyük boşluğu kapama sorunu, sistemler teorisyeni Ervin Laszlo'nun parlak teorik çalışmalı ile çözümlenebilir. O'nun psi alanı hipotezi, Bohm'un kuantum potansiyeline eşit, matematiksel dalga işlevinin, gittikçe artan bir şekilde, gerçek dünyanın karmaşık olayları üzerine direkt etkisi olan yüksek düzenli “yerleşik” yapıları oluşturduğu varsayılıyor.Bu yapılar ya da modeller, Sheldrake'nin Morfik alanlarına benzeyen yerel olmayan psi alanlarında muhafaza ediliyor. Bu iki teori aynı değil, çünkü psi alanı hipotezi açıkça, kuantum düzeyindeki gerçekliğe değiniyor. Dahası, bunun ana amacı, geniş kapsamlı olguları, özelliklede bizi burada ilgilendirmeyen organik evrimin bazı yönlerini de açıklamaktır. Bununla beraber Laszlo, mikro dünya olaylarını, gündelik hayatın makro olaylarına dönüştürme sorununda, derin ilerlemeler kaydetmiş görünüyor. Fikirleri, eşzamanlılığın gözlemlenen olaylarıyla uyumlu, bir fiziksel dünya perspektifi için tam gerekli olan fikirlerdir.

Rupert Sheldrake gelişim biyolojisinin morfogenetik alan kavramını ciddi bir şekilde ele alıp, bu fenomenleri tamamen yeni bir türden fiziksel etkiler şeklinde yorumlamıştır. Önerdiğine göre, alan, embriyonun son şekli konusundaki bilgiyi belirli bir şekilde depolar ve büyüdükçe, gelişmesine yol göstermeye devam eder. Sheldrake, “morfik rezonans” şeklinde yeni bir unsur ortaya atmaktadır. Buna göre, yeni bir form türü ortaya çıktığında, bu tür kendi morfogenetik alanını kurmaktadır. Daha sonra bu teknolojik bilgi yayılır ve doğa, adı geçen organizmaların gelişmesine kılavuzluk edebilir. (kaynak2)

Bu morfogenetik alanlar, yalnızca yaşayan organizmalara özgü değillerdir. Sheldrake'nin dediğine göre, kristaller de bu alanlara da sahiptirler ve bu alanlar ayrıca hatırlama yeteneği ile yakından ilişkilidirler. Örneğin, bir hayvan yeni bir şey öğrendiğinde, aynı türün diğer hayvanları onu taklit ederler. Sheldrake'nin alanları, uzay ve zaman içinde normal sebep-sonuç bağı içinde hareket etmezler. Gelecekte ise onların doğası, genelde fizikçiler için aforoz edilecek bir şeydir ve dolayısı ile Sheldrake'nin çalışması, ana bilim buluşlarının bir parçası olarak kabul edilmez. ( Kaynak2)

Peki bunları okuduktan sonra biraz da benim örneklerime bakalım;

bazen düşünürüm gören gerçekten gözlerim mi, duyan kulaklar mı diye. Rüyalarında gördüğü bazı yerlerin gerçekte de var olduğunu öğrenen insanları duymuşsunuzdur. Gözler görmemizi sağlıyor ise, uykudayken bir yeri görmek nasıl mümkün ve orası hiç gitmediğiniz bir yer ise..?

Bir defasında rüyamda, o gün yaptığım bir hesabı tekrar yapmıştım. Ezberimde olmayan farklı çarpanlarla, matris oluşturan bir hesaplama idi. Gündüz yaptığım hesabı, rüyamda tekrar hesapladığımda başka bir sonuç bulmuştum. Uyanıp, bir hesap makinesi ve hesaplamada kullanmam gereken birim fiyatların olduğu tabloyu bulup, kontrol ettiğimde rüyamdaki sonucun doğru olduğunu görmüş ve ertesi gün ilk iş yanlış hesaplamayı düzeltmiştim. Tabi ki çok şaşırmıştım. Hesap makinesi olmadan yapamayacağım, en az 30 farklı çarpan (sadece gündüz ilk kez baktığım ve gördüğüm 4-6 basamaklı rakamlar) içeren bu rakamlar uyanıkken aklımda değilken, nasıl olmuştu da hiç bir çaba göstermeden rüyamda doğru olarak gelmişti. Uyanık olmayan bilinç, gerektiğinde harika bir hesap makinesi olabiliyor mu ya da fotografik hafıza gibi kayıt mı ediyor?

Lisedeyken sabah 6.30'da uyanırdım. Bir gün çalar saat çalmadan 6.00'da gördüğüm rüya ile birlikte uyandım. Rüyamda bizim apartmanda oturan Osman Amca ölmüştü, uyanınca “oh neyse rüyaymış “ dedim ve daha yarım saat daha olduğunu görüp biraz daha uyumak üzere geri yattım ve uyudum. 15 dakika sonra bu sefer kapı zilinin sesine uyandım. Osman Amca'nın yakınları Osman Amca'nın az önce öldüğünü kapıyı açan babama söylüyorlardı. Uykuda iken bildiğimi, uyanık bilincim rüya olduğu için reddetmişti ama bilinç biliyordu…

Bedenimizin/bilicimizin bir radyo alıcısı gibi duyu organlarının haricindeki alanları ve frekansları algılayabildiğini düşünüyorum. Bu alınan semboller bazen, anlaşılıp, çözülebiliyor.

Tinker Vadisi'ndeki Yolcu adlı kitabında Annie Dillard'ın anlattığı bir örnekle bu konuya devam edelim. "Bir kaç on yıl önce, göz operatörleri kataraktları ilk kez güvenli şekilde almaya başladıklarında, doğuştan kör insanlara bir gecede görme duygularını geri verdiler. Birden ışığa kavuşan insanlar kendilerini özgür hissetmediler. Dillard , “ Her iki cinsiyetten ve her yaştan hastaların büyük çoğunluğunun uzay hakkında hiçbir fikri yoktu," diye yazıyor. “Şekil, mesafe ve boyut sadece anlamsız hecelerden ibaretti. Bir hastada ‘Bir hastada hiç derinlik duygusu yoktu, onu yuvarlaklarla karıştırıyordu.'

Doktor başka bir hastadan bahsederken ‘Onda hiç boyut hissi yoktu,; hatta dokunuş yardımı ile yardımıyla hissedebileceği dar sınırlar bile' diye yazıyor. Bu yüzden annesinin ne kadar büyük olduğunu sorduğumda, ellerini açmak yerine işaret parmaklarını bir kaç inç birbirinde ayırdı.

Görme duyusunu yeni kazanmış biri karmaşık bir dünyayla karşı karşıya gelir; çünkü hepimizin garanti kabul ettiğimiz görsel yaratıcıktan yoksundur. Görüş şekillendirilmemiş bir vaziyette kucaklarına bırakıldı; bu onun, zihnin onu şekillendirmeden önceki halidir. Bazı hastalar bir evin onun içindeki odalardan birinden daha büyük olduğunu fark edemediler. Bir mil uzaktaki bir bina onlara yandaki kadar yakın göründü. Şekiller renkli, düz yamalar gibiydi ve bazı hastalar bir ağacı geçip, arkalarına döndüklerinde, ağacın şimdi arkalarında kalmış olduğunu görünce çok şaşırdılar. Lillard “Görmenin yeni görmeye başlayan biri için anlamı olmayan bir saf bir duygu” olduğunu söyler. Yalnızken gözlerini kapattılar; nesneleri elleri ve dilleriyle hissettiler, başlarının dönmesini önlemek için merdivenleri gözleri kapalı çıktılar.

Bir kıza bazı resimler ve fotoğraflar gösterildi. “Niye üstlerine bu karanlık işaretleri koyuyorlar?” diye sordu. Annesi “Onlar karanlık işaretler değil,“ diye açıkladı, “onlar gölgeler” Bu, gözün nesnelerin bir şekle sahip olduklarını bilmesinin bir yolu. Eğer gölgeler olmasaydı, pek çok şey düz görünürdü. Kız cevap verdi, “Her şey bu karanlık yamalarla düz görünüyor:”

Ben Deepak Chopra'nın kitabında tam bu bölümü okurken, TV'de de ilginçtir (Belki de başka bir eşzamanlılık örneği..) bu konuda bir film vardı. Filmin kahramanı ameliyatla görmeye başladıktan sonra, benzer sıkıntıları yaşıyordu ve terapisti ona gerçek elma ile elma fotoğrafını bakarak ayırt etmeyi öğretiyordu. Dünyanın o her zamanki haline çok alıştık diye bu onun halen var olduğu anlamına gelmiyor. Diğer insanlar eğer bizim görüş kodumuzu kabul etmiyorsa, bizim gerçeklik kodumuzu kabul etmeyebilirler. Göz, zihnin bilmediği bir şeyi görmeyi reddeder. İlk kez sinema filmi izlediklerinde lokomotif görüntüsünün duvardan çıkacağını sanarak panik içinde sinemadan dışarı fırlayan insanların hikayeleri; Afrika'daki pigmelerin ilk kez sahraya çıktıklarında uzaktaki su bufalolarının iki inç boyda olduklarını sanmalarına dair ve kendi resimlerine bakan Eskimoların yüzlerini görmediklerine, sadece gri ve siyah lekeler gördüklerine dair hikayeleri hatırlıyorum. Bunlar “ilkel” tepkiler değil; fakat başka bir koddan gelen, başka bir dünyadan gelen tepkiler. Her insanın kabul ettiği bir kod vardır.

Doç. Dr. Nusret KAYA, alt beyinin RNA denilen bir molekül yardımı ile bilgi şifrelerini taşıdığını ve depoladığını yazmış. Şöyle de devam etmiş: “Üst beyinde hiçliği bulun, alt beyinde mikrokozmosla tanışın. Zerdüşt öğretilerinin beyaz enerjisiyle I. Ching felsefesinin aydınlığı ile, hatta Isis-Osiris öğretilerinin hiyeroglif gözüyle, yaratıcılıkla, Rahim-Rahman, anima-animus, Yin-Yang güçleriyle tanışın, arkatiplerle, sembollerle, gizemle tanışın. Şeklin ötesine geçin, psiko-estetik felsefesiyle tanışın. Sıfır'ı bulun. Gönül gözünüz açılsın.”

Terminolojik Terimler

Dış Zaman: (Metafizik) Bizim küçük evrenimizi aşan bölümde bulunan, lineer olmayan zamandır. Ayrıca zamansızlığı da kapsar. Zamansızlığın gizli boyutlarda bulunduğuna inanılır ve ruh, fiziksel dünya veya dünyaların İç Zaman devrinden serbest kaldığında, zamansızlığı tecrübe eder.

Eşzamanlılık: Olayların gerçekten aynı zamanda oluşmuş olması için aynı zamanda oluşması yeterli değildir, aynı yerde de oluşması gerekir. Örneğin Jüpiter üzerindeki bir olay, Dünya üzerindeki bir olay ile aynı anda oluşmuş olabilir.Her iki olay da değişik referans boyutu içinde meydana geldiğinden ve bilgi, bir referans boyutundan diğerine ışık hızından daha süratle yolculuk edemeyeceğinden, iki olay aynı anda oluşmuş sayılmaz.

Fraktallar: Bilgisayar Bilimindeki sivri uçlu, karmakarışık, bükülmüş, kıymıklanmış ve kırılmış şekiller ailesi ve düzensiz modeller. Bunların doğadaki organize edilen prensibi temsil ettiğine inanılır ve buna ayrıca “doğa geometrisi” denir. “fraktallar”, kendi kendine benzerlik temel özelliğini ortaya koyarlar bütün uzunluk boyutlarında tekrarlanan ve motifler içinde motifler oluşturan sonsuz bir seridir.

fraktallar kısaca, matematiksel denklemlerin sonucunda bilgisayar tarafından çizilen muhteşem görüntülerdir. Matematiksel tekrarlar (iterasyonlar) sayesinde, oldukça zengin grafik görüntüler elde edilebilmekte. Bu şekiller ayrıca, doğadaki bir çok oluşumun izlediği kuralları da izlediğinden (örneğin kabuklu deniz canlılarının karmaşık biçimleri, ağaçların dallanmaları, yeryüzü şekilleri vb.) oldukça garip ve doğal bir güzellikleri var. Ayrıca, fraktal boyutlar dediğimiz buçuklu veya kesirli boyutlara sahip olmaları açısından da alışılmadık özelliklere sahipler. Ayrıca, bir fraktalin kenar uzunluğunu da hesaplayamıyorsunuz, çünkü sonsuz! Bu şekillerin en önemli özelliği, ne kadar büyütürseniz büyütün, görüntünün her küçük ayrıntısının, bütünün aynısı olması (tabii ürettiğiniz program içindeyken bunlar geçerli; yoksa jpg uzantılı resimler için değil). İlginç değil mi?!...

İç Zaman: Lineer zamandır. Bu zamanı, saatlerimizde görürüz ve bu zaman, gezegenimizin güneşe bağlı olarak hareketlerine göre belirlenir.

Kuantum Teorisi: Bu teoriyi ortaya atan, Berlin Üniversitesinde prof. ike (1889-1947) Alman fizikçi, Max (Karl Earnst Ludwig) Planck (1858-1947) olmuştur. Planck'ın Kuantum Teorisi, ona 1918'de Nobel ödülünü kazandırmıştır. Bu teori, Einstein, Bohr ve diğerleri tarafından 20. Yüzyıl fiziğini değişikliğe uğratarak uygulanmıştır. Bu teori klasik Newton'cu mekanikten uzaklaşmayı içermektedir.

Psi: Parapsikolojide kullanılan bir deyim. Bu deyim, telepati, altıncı duyu, gözle görünmeyen şeyleri görme, prekognisyon, Psikokinezi ve buna bağlı fenomen alanları kapsar.



Aylar Ve Maji


Maji sanat ve bilimin bir karışımdır. Geleneksel unsurlar, zarif hareketler içermesi, tınlayan invokasyonları, renk, görüntü, ses kullanımından dolayı tam anlamıyla bir sanat formudur. Ama aynı zamanda bir bilimdir, çünkü yaptıklarımızdan, yarattığımız, içinde yaşadığımız, hareket ettiğimiz ve varlığımızı sürdüğümüz düşsel içsel manzaralardan bir sonuç bekliyoruz.Maji sözcüğü, Grekçe´dir; Magein; Megas büyük bilim anlamındadır veya en büyük veya ana bilim demektir. Maji Paleolitik çağlardan beri vardır, Fransa´da Aurigignac´da, Güney Afrika´da Buşmenler´de Majikal ayinlerin izleri bulunmuştur. Atlantis, Mu inançları dışında, bilinen tarihte Eski Mısır´da Maji çok geniş biçimde kullanılmıştır. Özellikle de Mısır Panteonu´daki tanrılara çok dikkat etmek gerekir; tümü belli majikal güçleri simgelemektedirler. Yine tüm Mezopotamya uygarlıklarında, Aztek, Maya ve İnkalar´da Majikal yaptırımlar çok geniş ve çeşitlidir. Majinin gücünden korkan ve insanın yeterince bilgilenmesini istemeyen Hristiyan Kilisesi, MS 364 Laodicea Konsülü´nde Maji´yi, matematiği ve Astroloji´yi yasaklamıştı. 525´de Oxia´da, 721´de Roma´da alınan kararlarla Maji Sanatı´nı bilmek ve kullanmak hakkı sadece belli bir rahip sınıfına verildi. Ama sonra, bu hak yanlış yola sapacak ve insanları yakan sapık bir inancın yani engizisyonun temeli olacaktır. Budizm´in tüm kolları majikal deneylerle doludur, Zen Budizm insanın sıradanlığını, kontr tepki olarak ele alır; Yoga her türünde Majikal terbiye enerji birikimini düzenler; Akapünktür bedendeki sağlıklı enerji akımını öğretir; şamanlar geçmişin en güçlü Majisyenleriydiler; Heraklit, Platon, Demosten, Pliny, Pisagor, Agrippina, Marcus Aurelius, Jül Sezar, Bruno, Paracelsus, Nostradamus, Lüther, Calvin, İ bni Sina, İ bni Rüşd, İbni Hud, Cübeyr, İbni Semah, Muhiddin Arabi, Mevlana Rumi, Hallac, Yunus Emre, Casanova, Don Juan, Meyer, Pascal ve daha sayısız isim Majisyen olarak tanımlanabilirler. Onların yaşamlarını okumak okuyucuya daha iyi bilgi verecektir.

Ocak : Bu ay korunma ve güvenlik için ritüellerin ve çalışmaların yapıldığı zamandır.Tedavi için yapılan majilerde en etkili dönemdir.

ŞUBAT: Sağlık ,ilk önce.tadavi ve bunlar için kullanacak yiyecek ve içeceklerin yapılması,motivasyon için yapılacak çalışmalara uygun aydır.

MART : Başarı ve başarının yolunu kesen şeyleri ortadan kaldırmak için yapılan ritüeller ve çalışmalar için.

NİSAN: Olasılıklar,mutluluk ve yeni meşguliyetlere başlamak için yapılan ritüeller.

MAYIS : Büyüme,gelişme ve büyümeyi devam ettirmek için yapılacak çalışmalarda kusursuz bir aydır.

HAZİRAN : Bu ay en iyi ritüellerin ve çalışmaların yapıldığı aydır(sevgiyle ve iyi nedenler için)

TEMMUZ : Kişisel disiplin.otorite.güç için yapılan maji.

AĞUSTOS : Hayatın içindeki uyum,sakinlik ve barış için yapılan majilerin ayıdır.

EYLÜL : Ruhsal büyüme ve gelişme için uygun maji ayıdır.

EKİM : Hayatdaki değişiklikler için maji.

KASIM : Güç ve gerçekler için maji.

ARALIK : Kişisel benliğin.ruhun gelişmesi ve zenginleşmesi için yapılan çalışmalar

Maji (Ateşte Yürüyüş)


Tarihte eski yerli kültürlerinde görülen, samanlar ve büyücüler (o zamanların tip adamları), toplumlarını kötülüklerden temizlemek için sıcak korların, kayaların veya lavların üstünde yürümeye çağrılırdı. İlginçtir ki, ateşte yürüyüş neredeyse her medeniyette kendine bir yer bulmuştur. Ortaçağlarda, birçok din de, ateşte yürüyüşün gizeminden faydalanmıştır. Günümüzde ise İspanya, Hindistan, Bulgaristan, Fiji gibi yerlerde hala yöresel bir adettir.

Afrika'da ise, özellikle Kalahari Çölü'nün !Kung kabilesinde, kabile kurulduğundan beri güçlü iyileştirme törenlerinde kullanılmaktadır. !Kung kabilesi ateşte yürüyüş uzmanıdır. 1977'de !Kung'ların inanılmaz ateşte yürüyüşlerine tanıklık eden antropolog Laurens van der Post şöyle yazmıştır: "Kung dansçıları benim anlayışımın çok daha ötesinde bir gerçekler çemberinde görünüyorlardı. Hatta bir süre sonra dansçılar ateşe olan istekli yaklaşımlarını o kadar artırdılar ki, daha yakın daha yakın derken, birdenbire dairelerini daralttılar ve alevlerin ortasında yalın ayak dansetmeye başladılar."

Hawai Adalarındaki Kahuna'lar da ateşe olan yakınlıklarıyla ünlüdürler. Bu adadaki büyücüler (tıp adamları) eriyik lavlar üzerinde yürüyorlar. 1880'de Bishop Müzesi'nden genç bir doktor olan William Tufts Birmingham, üç Kahuna arkasıyla beraberken kendini sıcak lavların üstünde bulmuş. Dr. Birmingham bu tecrübesini söyle yazıyor:

"Ne zaman ki lavların üstüne atılan taslar, bizi taşıyacak kadar sertleştiğini gösterdi, Kahuna'lar oluşan duvara doğru yaklaşmaya başladılar. Yanına yaklaşıldığında bir pasta fırınından çok daha kötüydü. Lavlar yüzeyde biraz sertleşmişti belki ama, tüm yüzeyinde isi transferleri gidip gelirken, lavların rengi de değişiyordu. Aynı dövülmek için ateşten çıkarılan kızgın demir gibi. O anda keşke bu kadar meraklı olmasaydım dedim. Önümüzde yatay vaziyette duran bu cehennemin üzerinden koşup geçmek fikri bile beni titretmeye başlamıştı."

"Kahuna'lar sandaletlerini çıkarıp ayaklarının etrafına yapraklar bağlamaya başladılar, her ayağa 3 yaprak. Ben de oturdum ve kocaman botlarımın üstüne yaprakları dolamaya başladım. Kesinlikle botlarımı çıkarmayı reddettim. Aklimin bir kösesinden de söyle geçiyordu: eğer Kahuna'lar nasırlı ayaklarıyla sıcak lavların üstünde yürüyebileceklerse, ben de kalın deriden tabanları olan botumla bunu yapabilir miydim?"

"En yaşlı olanı, tereddüt bile etmeden, kendini o korkunç sıcak yüzeye attı. Ben ağzım açık bir şekilde onu seyrederken, o elli metreyi geçmişti bile. Birisi beni iteklediğinde iki seçeneğim vardı, ya lavların üstüne yüzü koyun düşecektim, ya da koşan gruba katılacaktım. "

"Hala beni hangi çılgınlığın kapladığını bilmiyorum ama, koştum. Sıcaklık inanılmazdı. Nefesimi tuttum ve sanki beynim durmuş gibiydi. İlk adımlarımla birlikte botlarım yanmaya başladı. Kıvrıldılar, küçüldüler, ayaklarımı bir mengene gibi sıkmaya başladılar. Dikişler atmıştı ve tabanlardan birisini gitmiş, diğerini de topuğa bağlı bir deri ipe tutunmuş kanat çırparken buldum."

"Ayaklarıma baktığımda kıvrılmış botlarımın üstünden çıkan çorabımın kenarlarının yanmakta olduğunu gördüm. Pamuklu kumaştaki alevleri söndürdükten sonra üç Kahuna'lı arkadaşımın ne yaptıklarına baktığımda, gülmekten kırıldıklarını, birbirlerine lavların üstünde iyice kıvrılmış ve dumanlar çıkararak yanan botumun düsen tabanını gösterdiklerini gördüm. Ben de güldüm.

Hayatımda hiç bu kadar rahatlamamıştım. Sağlamdım ve ayaklarımda bir su toplama bile yoktu, hatta çorabın yanan yerlerinde bile."

Bazı kızılderili kabilelerinin ateşe yatkınlıkları olduğu bilinir. Endonezya'nn Bali Adası'nda genç kızlar dinsel törenlerinin bir parçası olarak dans ayinlerini yaparlar. Hindistan, Seylan, Çin, Japonya ve Arjantin'de de birçok insan kültürel miraslarının bir parçası olarak ateş üstünde yürürler. Sumatra'da medyumlar ağızlarını yanan kömürlerle doldururlar. Mısır ve Cezayir'de de dervişlerin bunları yuttuğu rapor edilmiştir.